23 Eylül 2008 Salı

Azrail'in güzelliği - Bir doktorun hikayesi

Ben, 40 yillik bir kanser uzmani olarak, maddeyi asan, sayisiz olayla karsilastim ve bunlari, o olaya sahit olanlarla birlikte belgeleyerek, ozel bir arsiv yaptim. Bunlardan 1976 yilinda yasanmis bir olayi size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde bashekimken, Serap adinda genc bir hanim hastam vardi. Bu hastam gogus kanserine yakalanmis ve tedavi icin yurt disina gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkani bulamamisti.

Serap’i ozel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altina aldim. Ve kisa bir sure sonra da iyilestigini gordum. Ancak, Serap'in da butun diger kanserliler gibi ilk 5 yillik sureyi cok dikkatli gecirmesi gerekiyordu.

Bir is kadini olan Serap, 4 yil kadar sonra bir ihale icin Izmir'e gitmek istedi. Kis aylarinda oldugumuz icin ucakla gitmesi sartiyla kabul ettim. Maalesef, bilet bulamamis ve benden habersiz bindigi otobusun kaza gecirmesi uzerine, 6 saat kadar mahsur kalmis.

Donusunden kisa bir sure sonra kanser, kemik ve akcigerine yayildi. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yuruyemez hale gelirken, hastaligin akcigerdeki tezahuru sebebiyle de devamli olarak oksijen cihazi kullaniyor ve soyledigi her kelimeden sonra, agzini o cihaza yapistirarak nefes almak zorunda kaliyordu.

Evine gittigim gun, yine guclukle konusarak :

“Doktor bey” dedi. “Ben size...darginim.”

“Nicin?” diye sordum.

“Siz... Dindar bir insanmissiniz. Nicin bana da, Allah'i, olumu, ahireti anlatmiyorsunuz?”

Dini inanclarinin cok zayif oldugunu bildigim icin bu teklifi karsisinda oldukca sasirdim. Onu uzmemeye calisarak :

“Doktora ulasmak kolaydir” dedim. “Parayi bastirdin mi, istedigine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi icin gonulden istek duymalisin...”

Konusmaya mecali olmadigindan, “Ben o istegi duyuyorum” manasinda basini salladi.

Artik umitsiz bir tibbi tedavinin yani sira, ebedi hayatin ve saadetin recetesi olan iman derslerimiz baslamis ve dersler “hizlandirilmali ogretime” donmustu. Anlattigim iman hakikatlerini butun ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.

Vefatina bir hafta kala,

“Doktor bey” dedi. “Ben olurken ne soylemeliyim?”

“Kelime-i Sehadeti soylemelisin.”

O, haliyle tebessum ederek yine basini salladi.

Cok istirabi oldugu icin, Serap'a surekli morfin yapiyor ve onu uyutmaya calisiyorduk. Ben, bir is seyahati sebebiyle bir muddet ziyaretine gidemedim. Donusumde annesi telefon ederek :

“Serap, bir haftadir morfin yaptirmiyor.” dedi. “Sabahlara kadar inliyor ve cok istirap cekiyor…”

Hemen eve gittim ve igne yaptirmamasinin sebebini sordum. Aldigim cevabi hala unutamiyor ve hatirladikca urperiyorum.

“Ya morfinin tesiriyle olume uykuda yakalanir ve son nefeste? “La ilahe ill” diyemezsem?”

Iste Serap, boyle bir hanimdi. Bu arada benden istihareye yatmami ve eger bir kac gun daha omru varsa, son gunu uyanik kalacak sekilde morfin yaptirilmasini rica etti.

Ben hic adetim olmadigi halde Cuma gunune rastlayan o gece, istihareye yattim ve Serap'in acizligi hurmetine Allah’a sigindim, sali gunune kadar yasayacagina dair isaret hissettim. Ertesi gun ona :

“Hic korkma!” dedim. “Igneyi vurdurabilirsin.”

Ve Serap bir veda niteligi tasiyan bu gorusmemizde son sorusunu da sordu :

“Doktor bey... Azrail bana nasil gorunecek?”

“Kizim” dedim. “O bir melek degil mi? Hic merak etme, olumun sana insa guzel gorunecektir.”

Sali gunu Serap'in agirlastigi haberini alinca hemen eve gittim. Ancak vefatina yetisememistim. Ailesi tam manasiyla perisandi. Sadece kendisine uzun muddet bakan dindar bir hanim akrabasi ayaktaydi ve beni gorunce yanima gelerek :

“Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz once bir mucize yasandi!” dedi.

Ve devam etti :

“…Serap, bir saat kadar once oksijen cihazini atti ve "yataktan kalkmasi imkansiz" denmesine ragmen kalkarak abdest aldi, iki rekat namaz kildi. Butun ev halki hayretten donup kaldik. Ve kelime-i sehadet getirerek vefat etmeden biraz once de:

“Doktor beye soyleyin” dedi.

Azrail, onun soylediginden de guzelmis!.

Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=11665.0

Doktorlar hediye almalı mı?

Doktorlar hediye almalı mı?

İşte bir doktorun aldığı hediyelerle ilgili itirafları: "Doktorlar kadar çok hediye alan başka meslek mensubu var mıdır, bilemiyorum? Hastanede olsun, muayenehanede olsun hemen her gün mutlaka bir veya birkaç hediye alırım"

Doktorlar hediye almalı mı?

Doktorlar kadar çok hediye alan başka meslek mensubu var mıdır, bilemiyorum? Hastanede olsun, muayenehanede olsun hemen her gün mutlaka bir veya birkaç hediye alırım. Eve elim boş geldiğim gün yoktur desem, inanın abartmış olmam. Bunların bazılarının gerçekten bir şükran duygusu ile ve gönülden koparak getirildiğini hissedersiniz, ama rüşvet için ya da daha değişik amaçlarla getirilen veya bir türlü getirilemeyen hediyeler de vardır.

KÖYDEN GELEN HEDİYELER
Bize en çok hediyeyi köylerde oturan hastalarımız getirir. Yumurta, süt, yoğurt, mevsimine göre çeşitli meyve, yemiş ve sebzeler bu masum hediyelerin başında gelir. Kesilmiş tavuk ya da siyah naylon torba içinde balık getirenler de olur, nadiren canlı hayvan getirenler de.

Bir gün bir hastam koltuğunun altında gazete kağıdına sarılı büyük bir paketle odama girdi. 'Doktor bey, size köyden ufak bir hediyem var, kabul eder misiniz? dedi. 'Nedir o getirdiğin' dedim. 'Hindi' dedi. Yılbaşı yakındı ve eşim de o gece için hindi pişirmeyi düşünüyordu. 'Tamam, çok makbule geçer. Götür yukarıda servisteki buzdolabına koy, ben eve giderken alırım' dedim. Ama, baktım adamın hareketlendiği yok ve bir şeyler söylemek istiyor söyleyemiyor. 'Ama, bu buzdolabına girmez' dedi sonunda mahcup mahcup. 'A, nedenmiş o' diye soracakken tam, gazete kağıtları haşırdadı ve kucağındaki paketten kocaman bir hindi fırlayıp kaçmaya başladı.

VİSKİ, SİGARA, ÇİKOLATA, BAKLAVA
Bize gelen hediyeler içinde sigara ve içkiler de önemli yer tutar. Evi hediye gelen içki ve sigaralarla küçük bir tekel bayisine dönmüş pek çok doktor vardır.

En çok aldığım hediye içki 'free shop' yazılı naylon torbalarda getirilen viskidir ve bunların da %90' ı Red Label Johny Walker' dır. Tekirdağ' dan gelen hastalarımın klasik hediyesi ise gazete kağıdına sarılmış 70'lik Tekirdağ rakısıdır. Sigaraların favorisi de Marlboro kartonlarıdır.

Baklava, çikolata, yaş ve kuru pasta da en çok aldığımız hediyelerdendir. Genel olarak bu tür hediyeler eve götürülmez, hastanede doktorlar, hemşireler ve personel arasında kısa zamanda tüketilir.

BİR TÜRLÜ GETİRİLEMEYEN HEDİYELER
Bazı hastalar kendilerine iyi bakılması, ilgi gösterilmesi için hediye getirecekmiş havasına girerler. Bizim için en sinir bozucu davranış budur. Bunlar bir gün gelip 'Doktor bey, kaç numara gömlek giyiyorsunuz ?' diye sorarlar, ertesi gün 'Gömleğiniz ne renk olsun? diye karşınıza çıkarlar, sonra da 'Gömleğiniz düz mü olsun, çizgili mi? derler, ama sonuçta size hediye falan gelmez. Hastaneden ayrılırlarken 'Gömleğiniz hazır, eşim paketi evde unutmuş, yarın size bırakırız' cinsinden sözler duyarsınız, ama ne gelen olur ne hediye getiren.

Gerçekten içinden geldiği için hediye getiren kişi size katiyen böyle sorular sormaz. Bunların hediyelerinin şık bir paketi ve içinde de mutlaka değiştirme kartı vardır.

RÜŞVET HEDİYE
Bazı hastalar bir takım ayrıcalıklar elde etmek için hediye getirirler. Mesela, hasta olmadığı halde rapor almak için kapınızı çalanların ellerinde raporun süresiyle değeri ve büyüklüğü artan bir hediye paketi mutlaka vardır. Bunlar önce sizi sanki özlemiş de ziyaretinize gelmiş gibi davranırlar. Sizi ne kadar sevdiklerinden, size ne kadar şükran borçlu olduklarından söz ederler, hediye paketini masanızın üzerine koyduktan sonra sadede gelip bu arada '20 güncük rapora' ihtiyaçları olduğunu fısıldarlar.

Hastanede yattıkları odayı veya yatağı beğenmeyip değiştirmek isteyenler, işlerinin bir an önce yapılmasını arzulayanlar da duruma uygun bir paketle bu amaçlarına daha kolay erişirler.

EN GÜZEL HEDİYE
Biz doktorlar için en güzel hediye, hastaların gözlerindeki memnuniyet pırıltısı ve o şükran duygusudur. İnanın ki, bu pırıltının yerini hiçbir hediye asla alamaz. Benim sevgili hastalarımdan getirmelerini beklediğim tek hediye de budur.

Dr.Ahmet Rasim KÜÇÜKUSTA / Güneş

Doktor hastasından ne ister?

Doktor hastasından ne ister?

Hep birlikte “Para ister.. Para ister...” dediğinizi duyar gibiyim. İşitmemiş olayım...

Bence bir doktor hastasından;

1.Tavsiyelerine uymasını, “En azından bu yönde çaba göstermesini” ister. Hasta, kendi sağlığına en az doktoru kadar özen göstermelidir. Bir yandan “Merdiven ve yokuşta nefesim tıkanıyor..” diye şikayet edip arkasından “Doktorcum, bana sigarayı bırak deme ne dersen de...” diye ilave ederseniz olmaz...

Yüksek tansiyonu olan kilolu bir hastanız “zayıflama” önerinize karşın bir sonraki kontrolüne bırakın zayıflamayı iki kilo da almış olarak gelirse doktoru olarak ne yaparsınız? “Kemik erimesinin en iyi ilacı yürüyüştür, lütfen her gün yarım saat yürümeye çalışın.” dediğiniz hastanızın kızı, annesinin son üç ayda bir kez bile yürüyüşe çıkmadığını söylerse ne düşünürsünüz?



2. İlaçların, önerildiği gibi kullanılmasını ister. Doktorunuza ilacınızla ilgili aklınıza gelen her şeyi; etkisini, yan tesirlerini, aç mı tok mu alacağınızı, diğer ilaçlarınızla bir etkileşimi olup olmayacağını sorup düşüncelerinizi onunla tartışın ama sonunda doktorunuz verdiği ilaçları, onun söylediği şekilde alın..



3.Hastaların ilaçları sormadan bırakmamasını ister. Bu oldukça sık karşılaştığımız bir sorundur. Uzun süreli tedavilerde (özellikle antidepresan ilaç alanlar) tedaviyi kendileri sonlandırıp “Doktor bey, kendimi iyi hissedince ilacı bıraktım..”derler. İlaçlarınızı, ne olursa olsun doktorunuza danışmadan bırakmayın.



4.Kendi başına veya komşunun önerisi ile ilaç almamasını ister. “Neriman hanımın tansiyon ilacı çok iyi gelmiş, acaba bende ondan alsam mı?”

sorusunu az duymadım dersem yalan olur.. Neriman hanım yerine doktorunuza inanmanızı öneririm.

5.Acil durumlar dışında gece aranmamak ister. Gece 02 de çalan telefonla uyanıp “ Kapı komşumun karnı ağrıyor, ne ilaç verelim?” diye bir soru ile karşılaşan doktorun karnında başlayan ağrının sabaha kadar geçmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Hele daha önce bir iki telefona daha cevap vermiş ise...

6.Eski tetkiklerini düzgün bir şekilde saklayıp kendisine getirmesini ister. “Doktor bey geçen hafta bir elektro çektirmiştim, dur bakayım nereye koymuşum..” diyip çantanızın uçsuz bucaksız derinliklerinde bitmeyen bir arama kurtarma çalışmasına girerseniz muayene vaktinizi boş yere ziyan etmiş olursunuz. Eski tetkiklerinizin içindeki lüzumsuz faturaları, randevu kağıtlarını ayıklayın; doktorunuzun önüne koyduğunuz belgelerin içinde sadece size ait laboratuar ve tetkik neticeleri olduğundan emin olun. Böylece şekerinizi çok yüksek görüp telaşlandığında “Babamın tetkiki yanlışlıkla buraya karışmış..”demek zorunda kalmazsınız.



7.Eski röntgen filmlerinizi atmayın. Neden bilmem, Türk kadınlarının evdeki eski röntgen filmlerine karşı bir antipatisi vardır.

“Eski akciğer filminiz var mı?” Sorusuna aldığım en sık cevap: “Gardırobun üzerinde duruyordu, taşınırken attık...” şeklindedir. Halbuki eski röntgen filmleri, yeni çekilenlerle kıyaslanarak sizi pek çok gereksiz tektik ve masraftan kurtarır.



9.Kullandığı ilaçların kutularını yanında getirmesini (veya ismini bilmesini) ister.. Doktorunuz “Tansiyon için hangi ilacı alıyorsunuz?” diye sorduğunda; on dakika düşündükten sonra telefonla evdeki eşinize sorup, eşiniz de bir 10 dakika arayıp ilacı komodinin gözünde bulamayınca ona dönüp “Kırmızı küçük bir haptı..” derseniz zavallı doktorunuz o an felç geçirebilir. Unutmayın, doktorların, hapların renginden ve büyüklüğünden ismini bilme gibi bir becerisi yoktur.



10.Mümkün olduğunca temiz gelinmesini ister. Bu konuda hepimizin hemfikir olduğundan eminim..


11.Sabır ister.

İlaçlar her zaman istenildiği kadar çabuk tesir etmeyebilir ve bazılarının ilk günlerde azımsanmayacak kadar çok yan etkileri görülebilir...


www.doktoramca.com adresinden alınmıştır

Pratisyen doktora güvenmeyenler

Pratisyen doktora güvenmeyenler

# kendi kendine kendisi cok onemli olan bir insan davrani$i. aslinda bir tur $ovdur. "- her $ekilde super doktorlara ula$abilecek saygin bir ki$iyim, bunyem de o derece degerlidir..." tribidir. adam nezle olsa, bir profesor'e muayene olmazsa rahat etmez.
"- off, gecen halisaha macinda, bilegimi burktum, neyse rontgen cektirdik bakti doktor, yokmu$ kirik cikik bi$ey..."
"- ooo, bir uzmana gosterseydin, gorememi$tir acildeki pratisyen." veya;
"- ooo, onu bir hocaya (prof. veya doc.) gostermek lazim haci." gibi konu$malar yapar bu tipler.
halbuki bilmezler ki docenti profesoru, basit vakalardaki tani ve konsultasyon yeteneklerini cogu kez kaybetmi$lerdir. en cok onlar sallarlar basit vakalarda... alma adamin vaktini, ihtiyaci olan gorunsun, git i$te yazacak bir augmentin, bir assist, bir topifitz gececek nezle pratisyen arkada$lar...

delikan76, 24.06.2002 16:35

# türkiye'ye özgü bir durumdur.ben çapa acilinde profesor isteyen bu saatte profesor bulamazsın amca denince kimler var diye sorup stajer,uzman,asistan,pratisyen doktor arasından pratisyeni seçen de gördüm gerçi.
bilmeyenler için sıralama stajer,pratisyen,asistan,uzman diye gider.ayrıca

(bkz: hollanda saglik sistemi)
(fortuitus, 16.08.2008 20:46)

# okeyde dikkat etmezseniz taş çalan pratisyen bir arkadaşım var ki tam olarak bu tanıma uymaktadır. kendisine hiç güvenmem. taşları sürekli takip etmek gerekir.

bireysel olan bu durumu geçip mesleki yönden ele alıyorsak, pratisyenlerle ilgili iki durum mevcuttur.
1- tek doktor olduğu durumlar.
ister güvenin, ister güvenmeyin, o an ulaşabileceğiniz hipokrat yemini etmiş tek kişidir. bulunduğunuz yer itibariyle bir tıp fakültesinden diploma almış ve içinde bulunduğunuz sağlık sorununa bilinçli olarak yaklaşabilecek tek insandır. tıpta uzmanlık sınavında umduğu oranda başarılı olamamıştır. ancak bu problemi çözmek için ciddi çaba harcar ve bulabildiği zamanları kullanır. kendisi ile bu şart altında karşılaşmış iseniz, o hekimden beklenen elindeki kaynakları kullanarak size doğru tanı koyması ve reçete ile çözülebilecek bir sorun ise reçetenizi yazması, daha ileri tetkik ve tedavi gerekiyor ise sizi ilgili yere yönlendirmesidir.

2- triaj hekimi olduğu durumlar.
kural olmamakla birlikte şehirlerdeki acil servislerde sizi karşılayan hekimler bu gruba girer. bir üniversite hastanesinde ise intern olarak adlandırılan altıncı sınıf tıp fakültesi öğrencisi ile de karşılaşabilirsiniz. bu arkadaşlar da tıpta uzmanlık sınavı için ciddi çaba harcar ve bulabildiği zamanları kullanır. bu durumda karşılaştığınız pratisyen hekim, sorununuzu dinleyerek sizi ilgili dalın uzmanına aktaracaktır. bundan önce birkaç tetkikinizi isteyebilir. tetkik sonuçlarınızı değerlendirebilir. sorun, örneğin, bir üst solunum yolu iltihabı ise tedavinizi de düzenleyebilir. daha ciddi hallerde ise ilgili dalın uzmanına sizi aktaracaktır. bulunduğu binada bir cerrah varken hiçbir pratisyen hekimin karın ağrısı ile gelen hastada son sözü söyleyen kişi olmak isteyebileceğini tahmin etmiyorum.

burada her kademedeki hekim ile tanısal ya da tedavisel manada sorunlar yaşayan ve bu sorunlarını dile getiren çok sayıda sözlük yazarı olduğuna eminim. bunlardan birisi de benim. ancak tanı / tedavi zincirinde bir pratisyen hekim ile tıp fakültesi dekanının yerleri birbirinden farklılık arz eder. bir pratisyene ön kabullenme ile güvenmemek veya bir dalın profesörüne körü körüne güvenmek sonuçta bir sıkıntı yaşamanıza neden olabilir. ikisinin de sağlık sistemi içinde ayrı yerleri ve görevleri olduğunu bilerek olaya yaklaşmak en doğrusudur.

(inversion recovery, 16.08.2008 21:38)

Doktorların aslında demek istedikleri

Doktorların aslında demek istedikleri

  1. özellikle hasta yakınlarına kritik durum raporu verecek doktorun son dakika imanında gözlemlenir.

    "allahtan umut kesilmez."
    meali: yaşayacağını zannetmiyorum.

    "bir de muayenehanemde bakalım yarın"
    meali: çocuğun okul taksidi yaklaşıyor.
    (cagrika, 24.05.2005 09:00)
  2. "biz elimizden geleni yaptık"
    meali : yaşayacağını zannetmiyorum
    (naksidil, 24.05.2005 09:27)
  3. "sende gilbert sendromu var..."
    meali: yaşayacaksın ama ona yaşamak denildiğini zannetmiyorum.
    (tamath, 24.05.2005 09:36)
  4. ameliyatla bir şansı olabilir
    meali : yaşayacağını zannetmiyorum
    (naksidil, 24.05.2005 09:38)
  5. "maalesef kendisini kaybettik"
    meali : yaşayacağını zannetmiyorum
    (cagrika, 24.05.2005 09:40)
  6. -doktor bey kolum kırıldı galiba
    -evet kırıkmış
    -hemen su testleri yaptırın(akş,tit,bun)
    (meali:performans toplantısı yaklaşıyor aman aman...)
    (hopbala, 24.05.2005 09:43)
  7. -yaşayacağını zannetmiyorum..
    -açık konuşun doktor ne demek oluyor bu??
    -?!!
    (alwayssleepy, 24.05.2005 09:58)
  8. (bkz: asks)
    (bkz: isks)
    (damien, 24.05.2005 18:39)
  9. disipliniyle nam salmış bi okulun giriş sınavları,yanyana 300 kadar er kişi...

    "soyunun"
    meali : soyunun
    iç ses : tamam,bunu biliyorum

    "soyunun lan!"
    meali : evet,donlar da çıkacak
    iç ses : geldik artık,çıkaracaz mecbur

    "boy sırasına olun"
    meali : boy sırası olun
    iç ses : boy derken?? hayır don çıktı, bi kavram karmaşası olmasın??

    "başlar dik"
    meali : öndekinin göte bakılmayacak!
    iç ses : baş? dik? boy?? allahım sen soktun sen çıkar yarabbim...

    "içeri girin tek tek"
    meali : burda kalabalıksınız,içerde 5 doktoruz, biz güçlüyüz!
    iç ses : isabet oldu tek tek oluşu, bu kadar erkek teni yanyana,hazetmiyorum ben pek, kımıldamaya ürküyo insan sıcak sıcak değivericek diye

    ***içeri girilir, 5 kişilik doktor heyeti karşı koltukta, er kişi ayakta***

    "arkanı dön"
    meali : popondan söz ediyoruz,evet
    iç ses : popomdan söz ediyolar,evet

    "yerden sabun alır gibi yap"
    meali : domal
    iç ses : aha valla domaldım

    "yanaklarını ayır"
    meali : basur muayenesi başlıyor
    iç ses : yanak? bi tuhaflık var ama??

    "ayırsana olum yanaklarını"
    meali : salak mıdır nedir?
    iç ses : pek lan siz istediniz

    *** er kişi ellerini gayet sakin gözlerinin,burnunun,kaşlarının v.b. nin bulunduğu, yıllardır yanaklarının ikamet ettiği yer olduğundan son derece emin olduğu suratına götürür. iki elini iki yanağına koyar, makas alma hareketiyle kavrayarak iki yana ayırır. suratta hem ortamın ve hareketin tuhaflığından hem de yanakların ayrılmasından ötürü bi joker ifadesi oluşur***

    "naapıyon olum sen?"
    meali : yok kesin salak bu
    iç ses : naapıyom lan ben? naapıyom? e yanakları ayırdım işte

    ***doktor koltuktan kalkıp olay mahalline yaklaşır,durumu net olarak kavrar***

    "hahahaha o yanaklarını değil olum, alt yanaklarını"
    meali : popondan söz ediyoruz evet,loblarından
    iç ses : alt yanaklar?? ahaha lan desenize abicim baştan götünü ayır diye, yanak diyosunuz insanın aklına türlü türlü şey geliyo. korktum ben de aha valla ağzıma da vericekler diye ahahah...

    çok aşırı önemli bir not : basur muayenesi kesinlikle ve kesinlikle sadece gözle, temas olmaksızın yapılmaktaydı,lütfen mesaj atarken olsun,yarın bigün karşılaşırsak olsun bu gerçeği göz önünden kati suretle ayırmayalım...yanakları ayıralım,bunu ayırmayalım...

    hadi bi de yerle ilgili ipucu,bonus olsun :

    "muayene bitti,gidebilirsin. saat 7'de yemekhanede film gösterimi var"
    meali : top gun oynatıcaz gene,gaza gelin diye
    iç ses : top gun oynatcaklar gene,neyse göte bişey yapmadılar ya,izleriz artık...
    (depeyi, 24.05.2005 18:50)
  10. doktor deyişi:"yok valla tıp eğitimi aslında sanıldığı kadar zor değil, insanlar fazla önyargılı"

    meali: ben çoktan kafayı yemişim gelmiş bana ne soruyolar... alıcan neşteri... neyssııı...
    (blackstar, 24.05.2005 21:38)
  11. allah kurtarsın
    (bocek sukru, 31.05.2005 17:03)
  12. aslında çok kucuk bir operasyonla bunu hallederiz.

    meali: zengin kerkenez seniiii, alıvereyim bir kucuk parcanı da gor gununu. benim adım operator değil paramator. her operasyonda parayı basarım.
    (allahkahrbela, 31.05.2005 17:07 ~ 17:18)
  13. "filmde sol ayaginda sorun cikti biraz dinlen gecer "
    anlami: "sol ayaginda sorun var ama sag ayagin sapasaglam. sol ayagin evde kalip dinlenebilir ama sen digeriyle ise gidebilirsin o kadarda berbat görunmuyorsun yani "
    (sabahmavisi, 31.05.2005 17:35)
  14. ameliyattan önce;
    +bilmem gereken bişeyler varsa lütfen söyleyin,ona göre hazırlıycam kendimi.
    -korkacak bişey yok uyandıgında sadece bi hortum * olucak akcigerinde hepsi bu.
    ameliyattan sonra;
    +aman allahım bu ne ya bişey batıyoooo
    -hmmm tamam bagırma dogur yere takmışım demek ki.
    anlamı;eee ben sana baştan söylemiştim hortum takılı olucak diye ama sen pek ciddiye almamışsın beni yada kandırmışsın kendini.daha dur bakalım daha dur,o akciger acılana kadar da batmaya devam edicek.o elindeki topları nefesinle havaya kaldıracaksın bagırmakla vakit kaybediyorsun.inlemelerinin bir faydası yok zira batar öyle.kendimide bir kez daha tebrik ediyorum sayende.
    (cevrimici, 31.05.2005 18:12)
  15. eks oldu derken:
    - nalları dikti, aman bozuntuya vermeyin demek isterler.
    ya da
    - biz konuşuyorum ama bu zavallı insancıklar anlamıyorlar, biz kendi üst kültürümüzde mutlu mutlu debeleniyoruz demek isterler.
    (lost in smoke, 16.06.2005 17:46)
  16. "maalesef kendisini kaybettik"
    meali: ben demiştim...
    (forrestgump, 10.08.2005 15:59)
  17. mamografik ve ultrasonografik tanı sonuçlarına bakarak merak ve korku içerisindeki hastaya dokuz karış suratla direkt;

    - yaş kaçtı?
    - 25.
    - hıımm. neden bu kadar erken???

    meali: profesyonellikten ve hasta psikolojisinden zerre anlamam. tek bildiğim: bitmişsin kızım sen...
    (nunuca, 10.08.2005 16:14 ~ 21:37)
  18. tahminimce kucukken yasadigim bir olaydan oturu igne fobim var. kolumdan vurulabiliyorum, ama kalcadan asla. kac yasima geldim hala doktora gitmekten de cocuk gibi korkarim. yasim 15-16 idi. bogazim indi, annemle hastaneye gittik.

    -onemli bir sey yok, dinleneceksin. 3 gun rapor yaziyorum. sunlar ilaclar. 5 tane de igne vuruldun mu...
    -hayir hayir, ben igne vurulmuyorum, ilac verin lutfen.
    (annem kas goz yapmaya basladi sacmalama diye)
    -ne demek vurulmuyorum, prensiplerine mi aykiri? yaziyorum igne.
    (mumkun degil vurulmam, bu kez ben anneme kas goz yapiyorum engel ol diye, istemsizce gozlerim doldu)
    -ee sey, ya kizim biraz korkuyor da (biraz?), antibiyotikle gecmez mi acaba?
    -ne korkmasi yahu kocaman kiz olmu... aa agliyor musun sen? (duraksar) sen evin en kucuk cocugusun galiba?

    meali: ne kadar simariksin.

    hayatim boyu boyle hakaret yemedim sanirim.
    (m g, 21.04.2008 18:15 ~ 18:33)
  19. stresten olabilir.
    meali: valla o kadar muayene ettim, test yaptirdim, emar cektirdim hala beceremedim bir teshis koymayi. sen git biraz hava al, gecmezse gene bakariz artik.
    (blacksmoke, 21.04.2008 18:46)
  20. stresten olabilir.
    meali: valla o kadar muayene ettim, test yaptırdım, mri gördüm, bir şey göremedim. belki de bir skim olmayan nevrotik histerik bir vakasın. ben de tanrı değilim, sihirli kürem yok her şeyi göreyim bileyim. şimdi tribüncü recep bey'in bana bağladığı 3499 hasta ile daha uğraşmalıyım, sonra akşam yorgun argın eve gidip muslukları tamir edeceğim, boya badanaya girişeceğim, daha vakit kalırsa 10 dakika da eşimle ilgileneceğim. sabah da erkenden kalkıp 1400 ytl tutarındaki maaşı çekip kredi kartlarına yatıracağım. şimdi siktir, kaybol, yallah.
    (yuri, 21.04.2008 18:51)

Doktor Sorumlulukları

Doktor Sorumlulukları

HEKİMİN HEKİMLİK SÖZLEŞMESİNDEN DOĞAN YÜKÜMLÜLÜKLERİNE GENEL BAKIŞ

Hekimlik sözleşmesi hasta ve hekim arasında, açık veya zımni irade açıklamalarıyla kurulan, ani edimli, rızai bir sözleşmedir. Herhangi bir şekil şartına tabi değildir. Bu sebeple, hekim tarafından hastanın başvurusu derhal reddedilmedikçe sözleşme kurulmuş olur. Bu sözleşme bazı yazarlarca "teşhis ve tedavi sözleşmesi" olarak da isimlendirilmektedi r. Borçlar Kanunu'nda bu sözleşme ve yükümlülükleri ayrıca düzenlenmemiştir.

Hakim görüşe göre, hekimlik sözleşmesi hukuki niteliği açısından bir vekalet sözleşmesidir. Yargıtay da bazı istisnai tıbbi müdahaleler hariç olmak üzere aynı görüştedir.

Hizmet sözleşmesi sonuç taahhüdü içermez. (Estetik cerrahlarla ilgili hukuki durum farklılık teşkil etmektedir). Buna ilişkin istikrar kazanmış Yargıtay kararlarından bazıları:

".yapılan ameliyat beklenen iyi sonucu vermemiş olsa dahi, tıp ilminin kabul edilen kurallarına uygun müdahale yapılmış ise, hekime kusur izafe edilemeyeceğinden meydana gelen sonuçtan dolayı sorumluluğa gidilemez." Y.4.H.D.,29.06.1967 tarihli ve 1967/2876 E., 1967/5612 K. sayılı kararı.

".Taraflar arasındaki ilişki bir vekalet ilişkisidir. Dava doktorun mesleki kusuruna, özen hususuna aykırılık iddiası ile açılmıştır. Vekil (Doktor) işini yaparken bir işçi gibi özen göstermek zorundadır. Bu nedenle en hafif kusurundan dahi sorumludur. Doktor hastalığa tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin doğru teşhisi koymalı, önlemleri eksiksiz biçimde ve gecikmeksizin almalı, olayın gerektirdiği uygun tedaviyi gecikmeden belirleyip uygulamalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulamaz." Y. 13.HD, 2003/711 E. 2003/4255 K. sayılı ve 09.04.2003 tarihli kararı.

"..Vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de, bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur..." Y.13.HD. 2002/13959 E. 2003/2380 K. sayılı ve 06.03.2003 tarihli kararı.

Doktorun kusurlu olup olmadığına ilişkin Yüksek Sağlık Kurulu'ndan alınan raporlar, eğer olayın özelliklerine uygun değilse, dayanaktan yoksunsa veya inandırıcı olmaktan uzaksa hakimi bağlamayabilir[1]. Nitekim Yargıtay 09.05.2000 tarihli kararında bu hususu açıkça belirtmiştir. "..Mahkeme, Yüksek Sağlık Şurasına başvurup başvurmamakta serbesttir ve herhangi bir bilirkişi raporuyla bağlı olmadığı gibi, onun raporuyla da bağlı değildir. (HUMK. madde 286) Bu durumda, somut olayda, raporlar arasındaki değinilen çelişkinin giderilmesine hukuken bir engel; eş söyleyişle Yüksek Sağlık Şurası raporuna mutlak surette itibar etme zorunluluğu yoktur. Öte yandan, anılan Şura raporunda, davalı doktorun 6/8 oranında kusurlu bulunduğu yolundaki sonucun hangi maddi verilere dayandırıldığı; hangi kusurlu davranışı, ihmali ya da mesleki hatası nedeniyle davacının zarar görmesine neden olduğu somut ve denetime elverişli bir biçimde ortaya da konulmamış, soyut bir değerlendirme yapılmakla yetinilmiştir. Bu haliyle de, raporun hükme esas alınmasına olanak yoktur. Hal böyle olunca, mahkemece yapılması gereken iş, uygulanan cerrahi müdahalenin göze ilişkin olması ve estetik yönünün de bulunması nedeniyle, üniversitelerin bu ana bilim dallarında görevli, konusunda uzmanlık sahibi başka bilirkişilerden oluşturulacak bir kurula inceleme yaptırılarak, cerrahi müdahaleden önce, müdahale sırasında ve sonrasında, böyle bir müdahale yönünden alınması gereken önlemler, hazırlıklar, yapılacak işlemler, müdahale sırasında ve sonrasında uyulması ve uygulanması gereken tıbbi kural ve ilkeler çerçevesinde, olması gerekenler ile davalı hekimin yaptıkları arasında bir farklılık bulunup bulunmadığının, varsa bunların nelerden ibaret olduğunun, davalının eylemiyle doğan zararlı sonuç arasında bilimsel bir nedensellik bağı bulunup bulunmadığının, davalının kusuru varsa bunun oranının somut, dayanakları gösterilmiş ve denetime de elverişli bir şekilde saptanması, sonuçta ortaya çıkacak uygun duruma göre bir karar verilmesidir". (Y. 13. HD. 2000/1146 E. 2000/4438 sayılı kararı)

Vekil, işgörürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de, bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. (BK. Md. 390/11) Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup hafif kusurundan bile sorumludur. (BK. Md. 321/l) O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları (Hafifde olsa) sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktorlar hastalarının zarar görmemesi için yanlız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadırlar. Doktor tıbbi çalışmalarda bulunurken bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek tıp biliminin kurallarına gözetip uygulamak tedaviyi her türlü ihtiyat tedbirlerini alarak yapmak zorundadır. Doktor ufak bir tereddüt gösteren durumlarda bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken hastanın özelliklerini gözönünde tutmalı onu gereksiz risk altına sokmamalı en emin yolu tercih etmelidir. (Bkz Tandoğan Borçlar Hukuku Özel Borç ilişkileri cild, Ank. 1982 Sh.236 vd.) Y.13.HD. 1994/ 8557 E. 1994/ 2138 K. sayılı ve 04.03.1994 tarihli kararı.

Sırasıyla, hekim ile hasta arasında hukuka uygun sözleşme için gereken şartlar ve hekimin tazminat sorumluluğu konuları arkasından Malpraktis.konusu hakkında kısa ve pratik bilgiler vermeye devam olunacaktır.

Avukat Eda ÖZTÜRK



Kaynak

Doktorlar değişim hastası!

Doktorlar değişim hastası!

'Hekimlere sorun, çalışma şartlarından memnun olan var mı?' denilince, soralım dedik. Bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan denebilir karşılaştığımız tabloya. İşin özeti şu: Doktorlar değişim yorgunu…

Özdemir Âsaf'a ait bir dize vardır; 'Bütün renkler aynı hızla kirlenmiş, birinciliği beyaza vermişler' diye. 'Skandallar', şiddet dolu karşılaşmalar, hastane kapısında ölüme terk edilen hastalar gazete manşetlerinden düşmüyor. Meselenin merkezinde de canların emanet edildiği doktorlar duruyor. Çerçeveye dâhil edilecek onca taraf varken sağlık sistemindeki tüm problemlerin hekimler üzerinden tartışılması ister istemez bu dizeyi akla getiriyor. Başbakan 'beni de beklettiler' diye serzenişte bulunuyor. Bakan, kendi çatısı altındaki doktorları yönetememekten şikâyetçi: "Doğu'ya gönderiyorum, gitmiyorlar" diye yakınıyor. Maaşları yükseliyor, şartları düzeliyor; ama doktorların kamudan özel sektöre 'kaçışı' önlenemiyor.

Madem problem bu kadar büyük, muhatap da belli. Neler olup bittiğini, eleştirilerin hedefindeki insanlara soralım dedik. Peşinen belirtelim, söyleyecekleri çok şey var. Doktorlar, kendileri üzerinden inşa edilen sistemin altında ezildiklerini düşünüyor. Prof. Dr. Selami Albayrak'ın tabiriyle, son yıllarda sağlık sistemini vatandaşlar için asfalt yol hâline dönüştüren silindir, hekimleri sağdan soldan ezdi… Reform, hekimler aracılığıyla gerçekleşti; fakat değişikliklerin onları nasıl etkileyeceği sorgulanmadı. Gözden kaçan bu hesabın faturası da ağır oldu…

Sağlık reformunun en önemli başarısı tam bir keşmekeşe dönen Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur ayrımını ortadan kaldırmasıydı. Çok değil 3- 4 sene önce sosyal güvenlik kurumlarının tek çatı altında buluşabileceği hayal dahi edilemiyordu. Nitekim bu değişikliği mümkün kılanlar da haklı olarak tevazu ihtiyacı duymadan devrim diye niteliyor yaptıklarını. Sistem tamamıyla oturana dek birtakım sorunların yaşanması kaçınılmaz. Ancak hekime ve ilaca ulaşımın kolaylaşması hasta memnuniyeti açısından büyük bir adım. "Şişli Etfal'de çalıştım. SSK'lı bir hasta Okmeydanı yerine yanlışlıkla bize geldiğinde geri gönderiyorduk. Durumunun aciliyetine, kaybettiği zamana bakma lüksümüz yoktu. Belki orada muayene sırası alana kadar çok geç olacaktı; ama işler böyle yürüyordu." Dr. Lütfi Öztürk, meseleye kendi açısından bakmadan önce hakkı yerine teslim etmekten yana. Hastalarına ilaç yazarken elinin titrediği günler geride kalmış. "Reçeteye ne yazacağımı düşünmeden önce acaba hastanın bunları alacak parası var mıdır diye ölçüp biçmem gerekiyordu. Astım ilaçlarının kutusu 100 liranın üzerindeydi. Şu anda aynı ilaca 30 lira veriliyor. Bugünleri göreceğimiz aklımıza bile gelmezdi." Nitekim Bakan Recep Akdağ da sağlık reformunu gerçekleştirirken, 'göstergeler nereye gidiyor?', 'vatandaş ne kadar korunuyor?' ve 'ne kadar memnun?' sorularını sorduklarını belirtiyor.

Sorun şu ki; hastaları merkeze alan düzenlemeler, onlara hizmet sunan sağlık personeli söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti içermiyor. Sağlık reformuna bir de hekimler açısından bakmayı amaçlayan bu dosya, tablonun pek iç açıcı olmadığını ortaya koyuyor. Bu tezi test etmek için birkaç doktorla sohbet etmek yeterli…

YANLIŞ MESAJLAR ÜZÜYOR

Doktor Yahyahan Güney, Gülhane Askerî Tıp Akademisi mezunu, dâhiliye uzmanı. Özel bir tıp merkezinde çalışıyor. İlk kez onunla sohbet ederken duyduğumuz şikâyet daha sonra sık sık tekrarlanıyor: Hekimler mutsuz. Zira son yıllarda onurlarını, şeref ve haysiyetlerini, toplum önündeki inandırıcılıklarını azaltacak tarzda suçlamalara maruzlar. "Neyle hatırlandığımıza bir bakalım." diyor Güney: "Doktorlar doğuya gitmiyor! Doktorlar çok para alıyor! Elleri hastaların cebinde... Başbakan hastane açılışında 'Bunlar var ya bunlar, beni de hastane kapısında beklettiler!' diye ihbar ediyor. Doktor muydu bekleten? Ya da SSK'lı hastayı devlet hastanesine almayan? Ambulans bulamayan doktora veryansın ediyor. Halbuki valinin, kaymakamın sorumluluğu o. Ambulans alındı da hangi doktor başına gitmedi?... Ardahan'a son 3 yılda giden 100'den fazla hekimin ya istifa ettiği ya da tayin olup ayrıldığı söyleniyor. Hepsi mi vatan haini? Neden kimse bu insanları buna iten sebep ne diye bakmıyor?"

Hemen herkesin geçmişinde doktorlarla ilgili tatsız bir anı var. Hekim-hasta ilişkisi hassas bir dengede duruyor. İlgi ve şefkate en ihtiyaç duyduğu anda hastaneye koşan hasta; kendisine soğuk ve mesafeli davranıldığında bir eksi düşüyor hekimin not hanesine. Son yıllarda yetkililerin üslubuna yansıyan sertlik de bu imajı güçlendiriyor. Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın 2003 yılında Türk Tabipler Birliği Kongresi'nde söylediği "Ellerinizi hastaların cebinden çekin!" ikazı, doktorlar cephesinde büyük bir kırgınlığa sebep olmuş. Bu cümle olumsuz örneklerden hareketle kurulmuş olsa da, en insaflı yaklaşımla bütün doktorlar para canlısı ilan edilmiş durumda.

Prof. Dr. Selami Albayrak, Hekim Hakları Derneği'nin Başkanı. Derneğin kuruluş sebebi, doktorların savunmasız kaldığı düşüncesi. Bunun en büyük göstergesi, yetkililerin beyanları Albayrak'a göre: "Elimizde 103 bin doktor var ve 70 milyonun sağlık hizmetini bunlara gördürmemiz gerekiyor. Padişah sefere çıkarken askerlerine 'haydi aslanlarım' diye hitap eder ki canlarını vermeye hazır olsunlar. Sağlık Bakanı, çok küçük bir grupla büyük sorumluluk alıyor ama onları rencide ediyor."

İlk sırada telaffuz edilen üslup sorunu için bardağı taşıran son damla demek daha doğru. Birkaç yıldır üst üste yeni kanunlar, tüzük ve yönetmelikler çıkması; birinin kurduğu sistemi ötekinin ortadan kaldırması sağlık çalışanlarını yormuş görünüyor. Karara bağlanan her düzenleme, bir verilip bir alınan haklar, politika değişiklikleri hekimlerin hayatını direkt etkiliyor. Bunlara bir de ne kadar maaş alacaklarının bir türlü netleşmemesi, hastalarla aralarındaki gerilimin yükselmesi eklenince yorgun doktor portresi bütün açılarıyla tamamlanmış oluyor.

Sağlık sisteminin krize girdiği yerlerden biri mecburi hizmet konusu. AK Parti iktidarının ilk yıllarında kaldırılsa da özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerine personel gönderilememesi mecburi hizmet uygulamasını tekrar gündeme getirdi. Sağlık Bakanı Akdağ, "Yüksek rakamlara rağmen hekim arkadaşlarımız bu bölgelere gitmek istemedi." diye savunuyor kendilerini: "Meslek örgütlerinden Doğu ve Güneydoğu'da görev yapacak 3 bin gönüllü hekim istedik, 3 kişi dahi gelmedi." Bu durum karşısında doktorların aldıkları her eğitim için zorunlu hizmet yapmaları karara bağlandı. 6 yıllık tıp fakültesi, ihtisas ve üst ihtisas sonrası ayrı ayrı mecburi hizmet isteniyor doktorlardan. Gitmeyenlerin başka yerde çalışma imkânı yok çünkü diplomalarını alamıyorlar. Ayrıca stratejik personel kapsamında bulunana doktorlar eş durumu atamalarından da yararlanamıyor.

Zorunlu hizmet uygulamasından muzdarip olan çok. Zira sadece yeni mezunları değil, kariyerini belli bir noktaya getirdikten sonra uzmanlaşma kararı alanları da etkiliyor bu. 16 yıl kamu hizmeti yapmış bir doktorun eşi anlatıyor: "İkimiz de mecburi hizmet yaptık. Sonra İstanbul'a döndük ve burada çalışmaya başladık. Eşim bir kamu hastanesinde başhekim yardımcısı. 10 yıl sonra ihtisas yapmaya karar verdi. Başladığında mecburi hizmet yoktu, şimdi var ve gitmediği takdirde diplomasını alma imkânı yok. Diyelim ki her şeye rağmen gitti. Tamamladığında İstanbul'a atanması mümkün görünmüyor, çünkü yeni kadro açılmıyor."

Bir de atandığı yerde kalmayanlar var tabii. " 'Doktorlar kaymakamın, savcının, polisin gittiği yere gitmek istemiyor.' Bu sunum bile çözümden ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor." Yahyahan Güney, meselenin 'kötü bunlar, gitmiyorlar' diyerek izah edilemeyeceğini düşünüyor. Bir mukayese ile başlıyor anlatmaya: 4 yıl hukuk fakültesinde eğitim aldıktan sonra sınavda başarılı olup 2 yıl daha okuyan kişi hâkim ya da savcı olur. Devleti temsil etmek üzere tayin edilir. Gittiği yerde lojmanı, arabası, şoförü, koruması, ödeneği vardır. Beytüşşebap'a mı gitti? 4 yıl sonra daha kabul edilebilir bir yere atanacağını bilir... Peki, doktorlar hangi şartlarda gidiyor? "5 yıl fakülte, 5 yıl ihtisas. 10 yıl sonra o da Beytüşşebap'a gitti diyelim. Lojmanı, çalışacak yeri, odası… hiçbir şeyi yok. Savcının, kaymakamın, polisin sahip olduğu devlet gücü de yok arkasında. Sadece ve sadece halkla, onların her seviyede şikâyetiyle, sıkıntısıyla, şiddetiyle muhatap. Hastanede teknik alt yapısı, ekipmanı, elemanı yok. Diğer mesleklere kıyasla daha özel bir eğitim, daha üstün bir başarı var ama onlarla kıyaslanmayacak imkânlarda çalışıyorlar."

10 YILDAN ÖNCE TAYİN ALMAK ZORSağlık Bakanlığı bünyesinde görev yapan personelin tayini, atama ve Nakil Yönetmeliği ile yapılıyor. İllere ve ilçelere Devlet İstatistik Enstitüsü'nün belirlediği kalkınmışlık kriterlerine göre standart puanları veriliyor. Her personel; sıfatına, tıbbi hizmet durumuna, yayınlarına, akademik kariyerine ve çalıştığı bölgeye göre puan alıyor. Nakil için kadro açıldığında kazanılmış puana göre tercih yapılabiliyor ama uygulama bu kadar problemsiz yürümüyor. Taşrada süresini doldurmuş daha iyi bir yere nakil bekleyen binlerce hekim var ancak gitmek istedikleri bölgelerdeki kadrolar dolu. Diyarbakır Bismil'de 13 yıl çalışmış biri dururken Tunceli'de 4 yıl görev yapan doktorun Kayseri, Denizli, Adana ya da Bursa'ya geçmek için en az 10 yıl daha beklemesi gerekiyor. Sonuçta mecburi hizmetini tamamlayan hekim, orada kalmak istemiyorsa istifa edip batıda iş bulmanın yolunu arıyor. Yahyahan Güney, "Adil ama reel değil." diye yorumluyor atama sistemini.

Bir dokun bin ah işit dememiz boşuna değil. Sağlık hizmetinin her aşamasında giderilmeyi bekleyen problemler var. Aşırı iş yükü, hekim sayısının yetersizliği sebebiyle bugünden yarına ortadan kalkacak gibi görünmüyor. Bakanlık, doktorlara döner sermayeden performansları oranında pay vererek bu olumsuzluğu avantaja çevirmeye çalışıyor. Böylelikle hem maaşı yükselen doktorun memnun olması hem de bakılan hasta sayısının artması bekleniyor. Peki öyle oluyor mu?

Bir kamu personeli, hele de sistemi eleştirmesi gerekecekse ya konuşmamayı tercih eder ya da ismini gizler. Bu sefer de öyle oldu, ismini kullanmamak kaydıyla, devlet hastanesinde çalışan bir hekimden dinledik kamudaki durumu. 16 yıl içinde SSK'da, özel hastanede, sağlık ocağında, verem savaş dispanserinde, özel sektörde ve muayenehanede, yani hastalarla muhatap olabileceği her pozisyonda görev yapmış. Çalıştığı bina, konfor açısından özel hastaneleri aratmıyor. Kapıda eskiden görmeye alışık olduğumuz uzun kuyruklardan eser yok. Hastalar artık geniş bir ağ içinde özel hastanelere bile gidebildiği için yoğunluk azalmış olmalı diye düşünüyoruz. Fakat başka bir tablo çiziyor Doktor Bey. Sağlık Bakanı'nın herkesin hizmete ulaştığını ispat etmek üzere verdiği rakamlar farklı açıdan değerlendiriliyor bu kez. "Yoğunluğumuz azalmadı, çünkü kişi başına düşen yıllık muayene sayısı 2'den 6'ya çıktı." Bu veri iddia edildiği gibi sağlık sistemine erişimin kolaylaştığını ispatlamıyor ona göre: "Hastanın göğsünde sorun var diyelim. Film çektirmiş. Gelip bana gösteriyor, şöyle yapalım diyorum. Çıkıyor, ertesi gün aynı hasta Bakırköy Devlet Hastanesi'ne gidiyor elinde filmiyle. Bir kere de orada gösteriyor. Nasılsa bedava!"

Yoğunluğun bir diğer sebebi de hasta dağılımındaki dengesizlik. Özel hastanede bir doktor günde en fazla 50 kişiye bakabiliyor. Bu sayı bile yüksek kabul edilirken devlet hastanesinde ortalama 100 hasta kabul ediliyor. Öğle arasında konuştuğumuz genel cerrahi uzmanı, o saate kadar defterine 33 isim kaydetmiş. Bir de nöbetler var tabii. 24 saat içinde 350 hastaya baktıkları oluyor. Acil müdahaleler ve ameliyatları da unutmamak gerek. Hassasiyet gerektiren bir işte bu yoğunluk riske davetiye çıkarıyor. "Doktor o sayıda hasta bakacak, üzerine kurşunlanmış birini ameliyat edecek ve içinde makas unutmayacak… 350 kişiye merhaba deyin, sonra konuşalım." diyor Doktor Bey gülerek. "İnsan kendini bile unutuyor…"

Kapıdaki numaratör 6 dakikada bir değişiyor. Hastanın biri çıkmadan öteki harekete geçiyor. Her gün yüzlerce hasta girip çıkıyor kapılardan. Yeni sistem sayesinde bu yoğunluk hekimlere maddi tatmin imkânı sağlıyor. Doktorların döner sermayeden aldıkları pay gün içinde baktıkları hasta sayısına ve uyguladıkları tedaviye bağlı. Performans sistemi bir nevi skor ölçüyor. En çok hasta bakan, ameliyat yapan doktor, daha başarılı kabul ediliyor ve kazancı artıyor. Bunun sıkıntılı bir yöntem olduğu açık. Hastaya ayrılan süre kısaldıkça doğru teşhis ve tedavi ihtimali zayıflıyor; ama doktor performansının yükseldiğine hükmediliyor. Doktorlar hastalarına gereken emeği verdiklerindeyse performanslarının düştüğü varsayıldığı için ellerine geçen döner sermaye miktarı azalıyor.

Yürürlüğe gireli çok olmadı ama performansı artırmanın da çaresi bulunmuş. Doktor Bey, hastaneye üst üste yığılmış reçeteler geldiğini anlatıyor: "Hasta yok ortada. Doktor sağlık karnelerine ilaç yazıyor, barkot yapıştırıyor. O hastalara bakmış görünüyor haliyle. Hasta da buraya kadar gelmeden işini görüyor. İki taraf da mutlu..." Anlatıldığı kadarıyla bu sistemle hekimler tamamen vicdanlarına terk edilmiş durumda. Hastanın hangi tedaviye ihtiyaç duyduğu mu yoksa doktorun hangi tedaviden daha çok para kazanacağı mı belirleyici olacak? Ya da doktorlar başka bir branşa görünmesi gereken hastayı doğru yere göndermeyi mi, onu tedavi etmiş gibi görünmeyi mi tercih edecek? Bu sorulara cevap bulmak zor. Sadece poliklinik hizmeti değil, tetkik ve müdahaleler de performans kapsamında. Aynı yaklaşımın ameliyat kararı verilirken de sergilenebileceği ihtimalini ne doktorlar düşünmek istiyor ne de biz.

Yalnız bir gerçek var ki performansa dayalı sistem hastaya ayrılan zamanı gittikçe azaltıyor. Birkaç dakikayla sınırlanan muayene süresi hastaları tatmin etmeye yetmiyor. Dr. Ahmet Özdemir, kimsenin teşhis, tedavi, tatmin gibi beklenti içinde olmadığını düşünüyor. Mümkün olduğu kadar çok insan için işlem yapılsın, işler yürüyormuş gibi görünsün yeter… Muayenehane hekimi Dr. Hafize Erkal'ın hastalarından dinledikleri bu kanaati destekliyor. Özel hastaneler de günde 50 hasta bakarak devlet hastanesi kalitesinde hizmet vermeye başladıktan sonra şikâyetlerin iyice arttığını söylüyor Hafize Hanım. "Hastalar bir sürü tahlil yaptırıp, haftalarca ilaç kullandıktan sonra sonuç alamayınca bize geliyor. Çok hasta bakmaya alıştığınızda en sık hangi rahatsızlığı görüyorsanız her belirtiyi ona yorarsınız. Gereksiz tahlil ister, iki teşhis arasında kararsız kaldığınızda çok ilaç yazarsınız. Uyguladığınız tedavi ya doz aşımına yol açar ya da yeteriz kalır."

'TORPİLLİ' BRANŞLAR, 'TORPİLSİZ' HASTANELER…
Bütün beklentilere rağmen performans uygulaması, hekim memnuniyeti açısından da beklenen sonucu vermiş görünmüyor. Yine bir kamu doktorundan dinliyoruz işlerin nasıl yürüdüğünü. "Ay sonuna kadar bin-2 bin hasta baktım, 50 ameliyat yaptım diyelim. Bu işleri yaparken ne kadar para alacağımı bilmiyorum. Hastane ortalamasını bilmem neyle çarpıyorsun. Merkezî sistem klima varsa 0.90'la, otopark varsa 0.92'yle çarpıyorsun… Sonuçta döner sermayeden alacağın payı öğreniyorsun. Fakat bu miktar her ay değişiyor. Ayrıca burada bin hasta, 500 ameliyat için bana 2 bin lira verilirken aynı iş için Okmeydanı'ndaki bir doktor 800 lira alabiliyor. Aynı şehirde yaşıyor, aynı sistemde, aynı hizmeti veriyoruz ama aldığımız karşılık farklı." Sadece iki hastane arasında değil aynı kurumda da farklı standartlar söz konusu. Hekimler arası dağılım, puana göre yapılıyor. Her işlem için belirlenmiş bir standart puan var. Göz doktoru, 15 dakikada yaptığı katarakt ameliyatı karşılığında bin puan, cerrah 5 saat süren kalın bağırsak ameliyatı sonunda 800 puan alabiliyor…

Prof. Dr. Selami Albayrak, Kartal Eğitim Araştırma Hastanesi'nde görevli. Türkiye'nin dört bir tarafında görev yapacak uzman doktorları onlar yetiştiriyor. Adından da anlaşıldığı gibi sağlık hizmetinin yanında eğitim ve araştırma da bekleniyor burada görev yapan hekimlerden. Fakat burada görev yapan bir doktor sistem karşısında taşradaki öğrencisiyle eşit pozisyonda. Eğitim kurumu kadrosundaki bir doktorun performansı, araştırmaları ve yetiştirdiği öğrencilerle değil muayene ve ameliyat sayısıyla değerlendiriliyor. Aynı sıkıntı üniversite hastaneleri için de geçerli. Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta bir tıp fakültesi hocasının sorumluluklarını sıralıyor önce: "Hasta bakıyorsunuz, yatırıyorsunuz, branşı olanlar ameliyat yapıyor. Asistan yetiştiriyorsunuz. Fakültede öğrencilere ders veriyorsunuz. Araştırma yapıyor, kongre takip ediyorsunuz… Ancak bütün bu faaliyetler içinde bir tek doğrudan hastaya yönelik olanlar ödüllendirilmeyi hak ediyor."

TAM GÜN, SORUNU ÇÖZECEK Mİ?


Sağlık reformu, Türkiye'de bugüne kadar telaffuz dahi edilemeyen sorunları ortadan kaldırmak gibi büyük bir iddia taşıyor. İlk bakışta bu çerçeveye dâhil gibi görünmese de tam gün uygulamasının altında muayenehanelerin kapatılması arzusu yatıyor hekimlere göre. Bakanlığın, hastalar tarafından çok sık dile getirilen bir şikâyetten yola çıktığı düşünülüyor: Muayenehaneden geçmeyen kişi hastanede iş yaptıramıyor… Kimse bu iddianın yersiz olduğunu düşünmüyor. Hatta açık açık anlatılıyor işlerin nasıl yürüdüğü: "Her cerrahi kliniğinin bir şefi vardır ve şef demek imparator demektir. 65 yaşına kadar kimse onu yerinden alamaz. Para alırken yakalanırsa, dışarıda bir adamı masada öldürürse en fazla yerini değiştirirler. Tüm ameliyat randevuları ona gider. Boş yatak vardır, hastayı yatırması için şefe gönderirsiniz, ama o yer yok der. Mesajı alıp muayenehaneye giden hasta ertesi gün yatmıştır. 200 lira verdiyse sadece yatar ama 2 bin lira verdiyse şefin yana yakıla ameliyata girmek istediğini görürsünüz…"

Tam gün uygulamasıyla kamuda görev yapan hekimlerin mesleklerini hastane dışında icra etmeleri önleniyor. 'Gerekli ama erken' diye değerlendiriliyor bu düzenleme. Birincisi, mesleğinde önemli noktalara gelmiş, ayda 80-100 bin lira kazanan bir hocanın 10 bin lira maaşla fakültede kalmayı kabul etmesi gerçekçi bulunmuyor. Bu kişiler özel hizmet vermeyi tercih ettikleri takdirde ise öğrencilerinin onlardan istifade etme imkânı ortadan kalkıyor. Ortak kanaat şu: Çapa Cerrahi'de 48 profesör varsa bunların 10 tanesi iyi hocadır, iyi ameliyat yapar. Tam gün uygulaması hayata geçtiğinde gidecekse o hocalar gider…

MUAYENEHANELER KAPATILMAMALI


Dr. Ahmet Özdemir, bu kapatma kararını 'riskli' buluyor. Muayenehaneler doktorların ek kazanç elde etme kapısı olduğu kadar sistem içinde tatmin olmayan hastanın arayışının da bir ürünü ona göre. Bir uzmanın ya da pratisyenin muayenehanesinin kapatılması sistem üzerinde önemli bir etki oluşturmayabilir. 4 dakikada bir hasta bakarak maddi tatmin sağlayabilir. Ancak hocalar için aynı şeyi söyleyemiyor Özdemir. "Pek çok doktor biliyorum; tıp fakültesinde, hastanede, poliklinikte çalışıp da hocalarının muayenehanelerine hasta gönderiyor bu insanlar. Kesin teşhis koymadan önce bir de hocası görsün, değerlendirsin istiyor. Aynı hocanın üniversite şartlarında o hastayla ilgilenme ihtimali yok." Sadece bu gerekçe bile tam gün yasasını tekrar düşünmeyi gerektiriyor Dr. Özdemir'e göre.

Özel hastane ve muayenehanelerin bir alıcısı kitlesi de var. Tedavi edicisiyle birebir ilişkiye geçmek isteyen, özel ilgi bekleyen kişiler için tatmin aracı bu kanallar. Ama iyi düşünülürse benzer bir hizmetin devlet hastanelerinde verilmesi de mümkün olabilir belki. Teklifi yapan kamu doktorları. Tam güne geçildiğinde mesai süresi 8 saat olacak. Saat 4'ten sonra dinlenmeye gönderilecek doktorlar. "Madem hekim sayısı yetersiz. O hâlde mesai sonrası kamu çatısı altında çalışma imkânı sağlansın bize." diyorlar. "Mesela densin ki, 4'ten sonra muayene için 10 lira fark alacağız, 5'i doktorun, 5'i kurumun." Benzer şartlar altında fark ödeyerek ameliyat olmayı bile kabul edecek çok hasta var onlara göre. Yeter ki devlet, özel hastane mantığıyla çalışmayı kabul etsin…

HASTALAR DOKTORU ANLAMAK İSTEMİYOR

Doktorlara güvenini kaybeden hastalar için bu tarz bir özel hizmet bile yeterli olmayabilir. Zira güven bunalımı yerini çatışmaya bırakmış durumda. Herhangi bir iş için İstanbul Tabip Odası'nı aradığınızda otomatik santral şöyle bir yönlendirmeyle karşılıyor sizi: Hekimseniz ve şiddete uğradıysanız lütfen şu numarayı tuşlayınız… Doktorları konu edinen haberlerin altına düşülen yorumlar, hasmane bir tutumu gözler önüne seriyor. Sorularına cevap alamayan, azarlanan, hastanede rehin kalan hastalar doktor düşmanı cepheyi güçlendiriyor. Hastalıktaki tüm olumsuz gelişmeler, tedavi edilemeyen problemler doktorun kabiliyetsizliğine bağlanıyor. Dr. Ahmet Özdemir bu tablonun içinde yaşadıklarını itiraf ediyor. "Bir insan kendi yaptığı kaza neticesinde sakat kalır ya da ölürse müsebbibi doktor. Gıda üreticilerinin kullandığı kimyevi ilaçlarla insanların bütün metabolizması altüst ediliyor. Bunun sonucunda bir hastalık ortaya çıkıyor. Oluşum süreçlerine katkı sağlayan insanlara hiç laf edilmezken doktorun kanseri yenmesi bekleniyor. Yapamaz, yapamayız. 30 yılda bünyende yer eden kimyevi ilaçların sebep olduğu kanseri biz yenemeyiz."

Doktorlar hastaların kendilerini anlamadıklarını düşünüyor. Onlarca insana tek başına müdahale etmek durumundalar. Rahatsızlığın ne olduğunu dinleyecek vakit bulamazken şefkat göstermemekle suçlanıyorlar. Yüzlerce insanın acil müdahale beklediği gece nöbetinde doktor yorgunluktan düşüp bayılıyor, hastaların tek tepkisi yeni doktor istemek oluyor… Dünyanın en zor işlerinden biri insanlara sevdikleri birinin ölümünü haber vermek. Hayatları bunu yaşamamak için dua etmekle geçiyor, üstüne üstlük bir de katillikle suçlanıyorlar. Dr. Özdemir'e göre insanlar tevekkülü yitireli hayli oldu. Ölüm bir norm olmaktan çıktı çoğunluğun gözünde. Bir örnek de Dr. Hafize Erkal'dan: "Koroner yoğun bakıma gelen hastaların durumu ağırdır ve malesef bunların bir kısmı kurtarılamaz. Kalp krizi geçirmiş, damar giderek daralıyor, insanlara can veremeyiz ki… Hasta kaybediliyor. Görevli çıkıp yakınlarına haber veriyor ve dayak yiyor."

Bir hastane, çareyi hasta yakınlarıyla pencere gerisinden irtibat kurmakta bulmuş. Hasta yakınları bu açıklığı da yumruk atmak için kullanınca pencereye açılır kapanır bir kapak eklenmiş. Artık iki taraf ara sıra açılan bir cam kapağın korumasında irtibat sağlıyor. Pencere açılıyor, hastanın durumundaki gelişmeler ya da vefatı haber veriliyor ve tekrar kapanıyor…

REHİN HASTA OLAYININ PERDE ARKASI


Bir de hastanede rehin kalma durumu var ki en mutedil insanları bile isyana sevk ediyor bu tür vak'alar. Doğum için hastaneye giden bir kadın, masraflarını ödeyene kadar çocuğunu göremiyor. Ameliyat faturası ödenemeyen hasta taburcu edilmediği için fatura giderek kabarıyor, basın ya da siyasiler devreye girmeden çözülemiyor mesele. Dr. Yahyahan Güney hem doktor sıfatıyla hem de özel bir tıp merkezinin başhekimi olarak açıklık getiriyor duruma. "Öncelikle muhatap kesinlikle idarecilerdir ama doktorlar hedef gösteriliyor. İkincisi; rehin olaylarına isyan eden siyasiler çıkardıkları kanunlarda tam tersini söylüyor. Rehin vak'ası istenmiyorsa neden sağlık çalışanlarının dışında bir düzenlemeye gidilmiyor?"

Sağlık idaresinin tek sorumluluğu kendi kurumlarını doğru idare etmek değil. Son yıllarda hızla çoğalan özel girişimlerin de disipline edilmesi gerekiyor. Sayı arttıkça hem standart tutturmak hem de kontrol sağlamak zorlaşıyor. 2008 yılı başından beri birtakım sınırlamalara muhatap oluyor özel sektör. Türk Tabipler Birliği'nin (TTB) resmî görüşü de bu yönde: "Özel hastanelerin ve ayakta tanı ve tedavi hizmeti veren özel sağlık kuruluşlarının açılışları uzun yıllar teşvik edilmiş, hastane ve özel dal hastanesi açılması kolaylaştırılmış, hatta ayrı bir binanın bulunması zorunluluğu bile kaldırılmıştır. Özel hastanelerin açılacağı şehir ya da bölgelere ilişkin planlama yapılmamış, hastanelerin çok sayıda olduğu, yatak ve sağlık kuruluş ihtiyacı olmayan şehirlerde özel hastane açılışına izin verilmiştir..." Netice malum. Sağlık sisteminin finansmanı, astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edilen doktorlar, apartman katlarında açılan sağlık kurumları… Yetkililer sorunu özel teşebbüsün kâbusuna tekabül eden 15 Şubat Yönetmeliği ile çözme yoluna gitti. Bu kez de geçen yıllarda atılan adımlar yok sayılıyor ne yazık ki! Recep Akdağ, 'geçen yıllarda ihmal edilen uygulamalar' diye izah ediyor; ancak yönetmeliğin etkileri bu açıklamayla giderilecek boyutta değil.

2003 yılından beri teşvik edilen ayakta tedavi merkezlerinden 4 yıl içinde hastane standartlarına gelmeleri bekleniyor. Bu kurumların çoğu bir araya gelen birkaç doktor tarafından açılmış. Bakanlığın geçtiğimiz aylarda belirlediği standartlarda bir hastaneye dönüştürülmeleri mümkün değil. Düzenlemelerde değişiklik olmazsa tıp merkezlerinin 4 yıl sonunda kapanmaları gerekecek. Özel hastane ve sağlık merkezlerinin aksi söylenene kadar doktor alması, teknoloji yatırımı yapması yasak. Hekimler bir süredir istifa dilekçelerinin bakanlıkta bekletildiğinden şikâyet ediyor; ancak kabul edilse bile bu kural gereği özel sektöre geçmeleri söz konusu değil.

Yönetmeliğin en sıkıntılı maddelerinden biri, özel tıp merkezlerinin başka bir sağlık kuruluşuna sevk ettikleri hastaların bütün masraflarını karşılamasını ön görüyor. Maddeye iki itiraz var. Biri TTB'den: "Madde, özel sağlık kuruluşlarının maliyetten kaçınma etkisi ile hareket etmesine yol açabilecek. Hastanın nakli yerine tedaviye kendi merkezinde devam etme ısrarı tedavide gecikmeye sebep olabilecek." Diğer tereddüt zaman zaman örneklerinin görüldüğü gibi hastaların kurumlara kabul edilmeyecek olması. TTB'nin iptali için dava açtığı bu madde daha çok tartışılacak gibi görünüyor.

Dr. Metin Vural 15 Şubat mağdurlarından biri. Tüm yatırımlarını yaptıktan sonra açmaya hazırlandığı sağlık merkezi yasal düzenlemeye takılınca ciddi bir maddi zararla karşı karşıya kalmış. "Aralık ayında bir yer tuttum. Tadilatı yapıldı. Personel aldım, gerekli eğitimi verildi. 155 milyarlık bir cihaz sipariş ettim. Ruhsat müracaatı için makinenin gelmesi gerekiyordu. Cihazı gümrükten çektik ama o sırada 15 Şubat Yönetmeliği çıktı. Açmadan kapatmak zorunda kaldık…"

Sağlık ocağı standardında hizmet veren poliklinikler, reçeteleri eczanelerde işlem görmediği için atıl durumda. Dr. Lütfi Öztürk, ekonomik tedbir gibi görünen bu sınırlamanın aslında devleti kayba uğrattığını söylüyor. "Hastalar bize gelip istediği nitelikte hizmet alıyor. Sonra sağlık ocağına, tıp merkezine gidiyor. Poliklinik hizmeti alıyormuş gibi görünerek reçetesini yeniden yazdırıyor. Devlet bu parayı bir şekilde ödüyor. Bizim reçetelerimizi yeniden yazan doktorlar performans ücreti alıyor." Devletin poliklinikte muhatap kabul etmediği Öztürk ve aynı durumdaki çok sayıda hekim, işyeri doktoru sıfatıyla reçete yazabilirken poliklinikte yazdıkları reçeteler kabul edilmiyor. Bunun makul bir izahını bulamamışlar henüz.

Hekim Hakları Derneği Başkanı Prof. Dr. Selami Albayrak hastaların yüzde 94'ünün ayakta tedaviye ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Hastanecilik teşvik edilirken poliklinik hizmeti veren kurumlara hastane ücreti ödeniyor. Muayenehane hekimleri de poliklinikte çalışan meslektaşları gibi sistem dışı çalışıyor. Çocuk doktoru Hafize Erkal, yurtdışında olduğu gibi kendilerinin de sisteme dâhil edilmesi gerektiğini düşünüyor. Hastalar muayene ücreti ödemeye razı. Ancak burada yazılan reçeteler eczanede işlem görmediği için muayenehaneler krize giriyor ki özellikle emekli hekimler için belki tek alternatif muayenehane. Özel hastanelerin performans kaygısıyla çalışmak istemediği bir uzman hekim, muayenehane seçeneği de ortadan kalkarsa bin 150 lira gibi bir maaşla geçinmek zorunda kalacak. Hem yıllarca verilen emeğe yazık olacak hem de görev başındaki meslektaşlarının iş yükü katlanarak artacak…

'Sağlık ordusu' mensuplarının anlatacak daha çok şeyi var. Seslerine kulak verilirse sorunlara daha kısa sürede makul çözümler bulunması kuvvetle muhtemel. Biz sadece hâllerini sorduk ve cevaplarını aktarmaya çalıştık. Malum, elçiye zeval olmazmış…

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=30764

BİR FENCİ OLARAK BİR DOKTORA REALİST OLMAK YAKIŞIR

Zaten realist olmak, doktor olmanın bir kriteridir; gerekliliğidir. Ancak Tıp eğitimine henüz başlamak üzere olan ve tercih aşamasında olan kardeşlerimizin sosyal değerler gibi çevresel önyargılar ve imajların etkisi ile davranmasını bir istisna olarak kabul edebiliriz sanırım.

Bir örnek vereceğim ve muhakemesini formel mantıklarınıza bırakacağım:

Geçenlerde bulunduğum bir mecliste, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde asistanlık yapmakta olan çok değerli bir kardeşimizin mesleki başarılarından ve bu yeteneklerinden dolayı bulunduğu ortamda kazanmış olduğu saygınlıktan bahsedilmiş; bu arkadaşımız göklere çıkarılmıştı. "İşte" dediler; "bu gibi değerli insanlar sayesinde Cerrahpaşa, Cerrahpaşa oluyor!"...

Bugün birden kafama bir soru takıldı; "acaba bu asistan kardeşimiz hangi üniversiteden mezundu?" O mecliste bu soruyu sormak hiç aklıma gelmemişti ve sanki Cerrahpaşa'nın asistanı mutlaka Cerrahpaşa'dan mezundur gibi gelmişti bana. Bugün TUS sınavları hakkında araştırma yapıyordum ve birden aklıma O Cerrahpaşalı asistan geldi ve telefona sarılarak "O Cerrahpaşalı asistan arkadaş hangi üniversiteden mezun?" diye sordum arkadaşlara...

Aldığım şu cevap bir an şaşkınlık yarattı bende: "Erzurum, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuymuş...".

Yakın bir zamanda İstanbul Tıp Fakültesi onkoloji ana bilim dalı başkanı değerli hocamızın bir televizyon kanalında yaptığı söyleşiyi izlemiştim. Kendisine "tecrübe mi yoksa bilim mi daha önemli diye sormuşlardı. "Kesinlikle bilim sahibi olmak önde gelir" demiş ve şöyle devam etmişti: "Türkiye'nin her tıp fakültesinde bilim sahibi arkadaşlarımız vardır. Kanser oldum diyerek eskisi gibi Çapa'ya koşmanıza hiç gerek yoktur; bulunduğunuz bölgedeki en yakın fakülteye gidiniz, hiç fark yoktur..."

Erzurum'da yetişmiş değerli bir asistanın Cerrahpaşa'da kendi gibi değerli öğrenciler yetiştirilmesine önemli katkılar sağlayacağına hiç kuşku yoktur. Cerrahpaşa'da yetişmiş değerli bir pratizyen doktorun da doğuda göreve başladığında sağlık hizmetlerine önemli katkılar yapacağına da kuşku yoktur.

Tıp alanında, bilimin, memleketin her köşesine homojen olarak dağılmış olması çok gurur vericidir....

Bu önemli gelişmenin tarihi çok eski değildir. Yakın bir dönemde başarılmıştır. Tercih yaparken tabiki büyüklerinizin fikrini alacaksınız; ancak büyüklerinizin eski jenerasyondan olduğunu ve bu mucizevi gelişmeyi henüz idrak edememiş olabileceklerini de dikkate alınız.

Başarılar...

a_dad_of_dr - http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=13199.0

Doktorlardan Hekimlere Yönelik Şiddet Protestosu

Doktorlardan Hekimlere Yönelik Şiddet Protestosu

Samsun Tabip Odası, son günlerde hekimlere yönelik artan şiddet olaylarına kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla protesto eylemi yaptı.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi önünde gerçekleştirilen eyleme destek veren az sayıdaki öğretim üyesi, saldırıların ilk ve son olmayacağını vurguladı. OMÜ Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şaban Sarıkaya'nın da katıldığı eylemde basın açıklaması yapan Samsun Tabip Odası Başkanı Uzman Dr. Cem Şahan, hekimlere yapılan saldırıların son günlerde gittikçe arttığı, bunu da üzülerek gözlemlediklerini söyledi.

Hekimlere yapılan şiddeti kabul etmelerinin mümkün olmadığının altını çizen Şahan, "Bu olaylar Türkiye'nin dört bir yanında yaşanıyor. Üstelik hasta yakınlarının tehditleri, sözlü saldırıları fiili saldırıya dönüşmeden önce durum idari makamlara bildiriliyor ancak genellikle sessizce geçiştiriliyor. Meslektaşımızın uğradığı saldırı bir ilk ve ne yazık ki son olmayacaktır. Hekimler olarak giderek artmakta olan saldırıların temel nedeninin, toplumda yükselen şiddet ve linç kültüründen ve sağlık alanında yaşanan sorunlardan kaynaklandığına inanıyoruz." dedi.

Vatandaşlara kendilerine hizmet sunmaya çalışan hekimlere karşı daha anlayışlı ve sevecen olma çağrısında bulunan Şahan, sağlık hakkı çerçevesinde hasta ve hekimlerin aynı tarafta olduklarını hatırlatmak istediğini sözlerine ekledi.

Hekimlere yönelik son şiddet olayı 15 Ocak tarihinde Giresun'da yaşanmıştı. Giresun Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nde görevli Giresun Tabip Odası Denetleme Kurulu Üyesi Dr. Ali Menekşe, hastanede bronşit tedavisi gören Murat Y. isimli kişi tarafından hastane koridorunun merdivenlerinde başına ve göğsüne tabancayla ateş edilmek suretiyle yaralanmıştı.
(Cihan Haber Ajansı)

Hekimler neden intihar eder?

Hekimler neden intihar eder?

Türkiye'de, hekim intiharlarıyla ilgili araştırma yapılmamış.

Dünyada her yıl yaklaşık 250 hekimin intihara sürüklendiği iddia ediliyor. Kadın hekimler topluma göre 2 kat, erkek hekimler ise topluma göre 1.5 kat daha fazla intihar girişiminde bulunuyor

20/11/2005 Radikal İki'de yayınlandı

ÖNDER ERGÖNÜL

Hekim intiharlarını önceden kestirmek zor. Bir ameliyatı yaptıktan 2 saat sonra intihar eden bir hekim, ya da günlük hasta vizitini yaptıktan sonra evinde intihar eden bir başka hekim bu yönde ipuçlarının zorlukla anlaşılabileceğini gösteriyor. Ayrıca, her gün onlarca hasta bakan ve hastalarının dertlerine çare bulan hekimler, birlikte çalıştıkları meslektaşlarında intiharın ipuçlarını farkedemeyebiliyorl ar. Dikkatsizlikten değil elbette, yaşamını başkalarının yaşamını kurtarmaya adamış olanların, bir gün kendi yaşamlarını isteyerek sonlandırmaları ihtimali sanki ihtimaller arasında olmayacakmış ve buna dair en başından, yani tıp fakültesindeyken kendiliğinden, gizli ve kutsal bir söz verilmiş gibidir. Bu örtük ön kabulden olsa gerek, hekimler kendi canına kasteden meslektaşlarını çoğunlukla iş işten geçtikten sonra farkederler.

Etkili yöntemler
Hekimler toplumun diğer kesimlerine göre daha sağlıklı yaşam tarzı sürdürmeye eğilimlidirler, ancak topluma göre hekimler arasında intihar oranları daha yüksektir ve bu durum tıp fakültesinde başlar. Bugüne kadar yapılan çalışmalara göre, kadın hekimler topluma göre 2 kat, erkek hekimler ise topluma göre 1.5 kat daha fazla intihar girişiminde bulunuyor.
İntihar nedenleri arasında hem biyolojik, hem de psikososyal etkenler rol oynuyor. Hekimler arasında psikiyatrik sorunların topluma oranla daha sık görüldüğü öne sürülüyor. İntihar girişiminde bulunmuş kişilerin yüzde 30-70'inde afektif bozukluklar (genellikle depresyon), madde kullanımı veya şizofreni saptandı. Depresyon intihar nedenleri arasında önemli bir risk faktörü ve hekimler arasında topluma göre daha yaygın. Ayrıca intihar girişiminde bulunan hekimler, hekim olmayan kişilere göre daha etkili yöntemler seçiyorlar. Hekimlerin ilaçlara rahat ve kolay ulaşabilmeleri de intiharı kolaylaştırıcı bir faktör olarak ileri sürülüyor. Veriler, stres ve depresyon altında ilaç ve alkol kullanımının hekimler arasında intihar girişimiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Batı ülkelerinde özellikle kadın hekimlerde alkolizm sıklığı, toplumdaki kadınlara göre daha fazladır. İlaç kullanımı ihtisas alanlarıyla da ilgilidir, özellikle psikiyatristler, anestezistler ve acil hekimleri arasında sıktır. Bu ihtisas alanlarının özelliklerinin yanısıra, intihar etmek için kullanılabilecek ilaçlara ulaşabilmek de bir etken olarak ileri sürülüyor.
Hekimler diğer meslek gruplarında çalışanlarına göre psikiyatrik, ruhsal ve tıbbi yardım konularında daha ihmalkar davranabiliyorlar. Ayrıca kendilerine ve başkalarına karşı daha eleştirel ve daha acımasız olabiliyorlar. Kendi hastalıkları hakkında kendilerini suçlayabiliyor ve bu açıdan bakıldığında, bu durumdaki tek meslek grubunu oluşturuyorlar. Yakınlarının ölümü, boşanma, işlerini kaybetme konularında başkalarına göre daha duyarlı oldukları yapılan çalışmalarda belirtiliyor.


Keşkeler
Hekimlik mesleği, başkalarının yaşamı için başkaları adına karar verme sorumluluğunu yüklenen mesleklerden biri ve muhtemelen en zor olanıdır. Çünkü bu mesleği iyi bir şekilde uygulayabilmek için en son bilgileri hızlıca ve ustaca süzdükten sonra etik bir çerçevede karar almak gerekiyor. Meslekleri yaşam kurtarmak olunca, hekimler iş ve özel yaşamları arasına kesin çizgiler çekemezler. Bu durum, yükün ağırlığını daha da artırır. Böyle bir mesleği taşıyabilmek için olsa gerek, hekimlerin zaten güçlü olan sorumluluk duyguları tıp fakültesinden başlayarak sürekli kamçılanır. Tıp fakültesinde, derslerin çoğu, "sağlık ocağında tek başınıza kaldığınızda...", "acil bir hasta geldiğinde...", "tatil yerinde şöyle bir hasta karşınıza çıkarsa..." gibi en stresli zamanlara çekilerek ele alınır. Okul bitince bu kez, "Acaba bir şey mi atladım?", "O ilacı değil de şu ilacı mı verseydim?", "keşke daha önce düşünseydim", "keşke şu makaleyi okumuş olsaydım", gibi kaygı artırıcı ve kendini suçlayıcı ifadeler sürekli aklın bir yerindedirler ve bir ömür boyu eşlik ederler. Sorumluluk duygusunun ağırlığı günlük hayattaki stresi artırır.
Kadın, bekar ve çocuksuz olmak hekimler arasındaki intihar riskleri arasında sayılıyor. Kadın olmak ek yükler getiriyor. Stres ve tükenmişlik tüm hekimler için ek yüklerdir, ancak batı ülkelerinde erkeklerin çoğunluğu oluşturduğu bir topluluk içinde çalışmak kadınlar için daha da güçtür. Ülkemizde ise özellikle bazı ihtisas alanlarında kadın hekim oranı daha yüksek. Bu nedenle belki de Türkiye'deki kadın hekimler batılı meslektaşlarına göre daha şanslı sayılmalıdırlar. ABD'de yapılan bir çalışmaya göre kadın hekimlerin yüzde 48'i cinsel tacize uğradığını yapılan ankette belirtmiş, yüzde 37'si de cinsel taciz nedeniyle şikayette bulunmuş. İntihar girişimi ile cinsel taciz öyküsü ve depresyon arasında ilişki saptanmış. Cinsel tacizler özellikle cerrahi ve acil hekimliği gibi erkek egemen dallardan bildirilmiş.
Ülkemizde yılda kaç hekimin canına kıydığını bilmiyoruz. Ama bir hekime sorarsanız, ya da hekimlerin kendi aralarında konuşmalarına tanık olursanız, mutlaka arkadaşlarının birkaçının intihar ederek öldüğünü söylerler. Pek çok şeyde yapmamız gerektiği gibi, belki de saymakla başlamalıyız işe; yılda kaç hekimi intihar nedeniyle kaybediyoruz? Evrensel mesleksel faktörlere, ülkemiz koşullarında daha belirgin olan ekonomik ve toplumsal sorunları da eklersek acaba stres kaç kat artıyor? Böyle bir araştırma yapılsa, kalın harflerle yazılı "biz zaten ölmüşüz" gibi bir sonuç çıkması muhtemeldir. Belki de bizde çeşitli düzeylerdeki sosyal etkileşim ve farklı ilgi alanlarının realize olabilmesi gibi nedenlerden dolayı hekim intiharları topluma göre daha azdır. Öncelikle durumu ortaya koymalıyız.

ÖNDER ERGÖNÜL: Doç.Dr., Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hast.

Yazıda yararlanılan kaynaklar:
1. Schernhammer E. -Taking Their Own Lives The High Rate of Physician Suicide http://content.nejm.org/cgi/content/short/352/24/2473. N Engl J Med 2005; 352: 2473-2476.
2. Schernhammer ES, Colditz GA. Suicide rates among physicians: a quantitative and gender assessment (meta-analysis). Am J Psychiatry 2004; 161: 2295-2302.
3. Frank E, Brogan D, Schiffman M. Prevalence and correlates of harassment among US women physicians. Arch Intern Med 1998; 158: 352-358.