21 Eylül 2008 Pazar
Tıp fakültesi öğrencisi nedir?
"index'tir efendim" derim, bildiğiniz; basbayağı index. hani şu kitapların en başında veya en sonunda olur da kitabın içinde hangi konu nerede yer alır; onu gösterir...
tutup 6 sınıf okursunuz (dikkatinizi çekerim 6 sene demedim. tıp fakültesi 6 sene değil, 6 sınıftır), bu 6 sınıf boyunca girdiğiniz en basit vize dahi öss'ye nannik yapabilecek düzeydedir. her şeyin en ince detayını sorarlar adama. bir hastalığın etkenlerini, ilaçlarını, mekanizmasını* falanını filanını öğrenirsiniz; o tamam. ama bu hastalığı yapan nalet mikrobu öldüren antibiyotiğin bu işlemi hangi enzimi inhibe* ederek yaptığını bile öğrenmek zorunda bırakılırsınız ve öğrendiğinizle değil, sınavda sorulup yapamadığınızla kalırsınız. hadi diyelim bu 6 sınıfı iyi kötü atlattınız. öyle değil işte, kurtulamıyorsunuz. o vizelerde dahi sorulmamış bin bir türlü ince detay bu sefer tus adı altında karşınıza çıkacaktır. "bana ne ulan" deyip geçemezsiniz de, çünkü ne yazık ki ülkemizde "doktor musun?" şeklinde değil, "uzmanlığın ne?" şeklinde sorularla muhatapsınızdır. hadi onu geçtik, yine ülkemizde aile hekimi iseniz ne yazık ki kıt kanaat geçinmek zorundasınızdır, bir ömür boyu okumanın karşılığı olarak.
(konumuzdan çıktık biraz, toparlıyorum)
6 sınıf biter de "doktor" ünvanını elde edersiniz ya, işte o anda kelimelerin tam manasıyla "sudan çıkmış balık"sınızdır. aşırı yükleme* yapılmış beynin "ulan şimdi sçtık" demekten başka şansı yoktur ve tek seçeneğiniz pratik yaparak öğrenmektir bu mesleği çünkü hastalar karşınızda iken kitapta durdukları gibi durmazlar.
bir hasta gelir karşınıza, "doktor bey ağrı şuramdan kalkıyo, burama vuruyo, oramdan indiriyo" diye anlatır meramını, mal mal bakarsınız kadıncağızın suratına. bir şekilde ona derman olursunuz*** ama bilirsiniz ki o hastalık gerçekten de anlatıldığı gibi değildir yaşanırken. hemen kaynağa başvurma ihtiyacı hissedersiniz ve açarsınız tuğla*lardan birini önünüze, çat diye buluverirsiniz aradığınız hastalığı da, dermanını da. o hastalığın hangi kitabın kaçıncı sayfasında bulunduğunu "çat" diye bulabilmeniz de.... işte o "tıp fakültesi"nin getirisidir; koskocaman bir getiri.
yürüyen bir tıp index'i. ama öyle böyle bir index değil, full versiyon..
Tıp Öğrencileri Depresyona Eğimli

New England Journal of Medicine’nin eylül sayısında yayınlanan bir makale ile tıp öğrencilerinin depresyona yaşıtlarından daha yatkın olduğu belirlendi. Kaliforniya Üniversitesi Tıp Fakültesi 1. ve 2. sınıf öğrencileri arasında yapılan araştırma, 4 öğrenciden 1’inin depresyonda olduğunu gösterdi. Araştırma sonuçlarına göre, okula yeni giriş yapan öğrenciler arasında depresyon oranı yaşıtlarıyla benzerken, oran üst sınıflara doğru artıyor.
Temmuz 2003-2005 arasında toplam 208 öğrenciyle görüşen Harvard Tıp Fakültesi’nden psikiyatrist Laurie Raymond, öğrencilerden 31’inin depresyon belirtisi gösterdiğini, 21’inin terapi aldığını ve 11’inin de majör depresyon öyküsü olduğunu söyledi. Ankete katılan öğrencilerin hepsi akademik başarılarıyla ilgili endişeleri nedeniyle Raymond’dan danışmanlık alırken, 25 öğrenci majör depresyon tanısı aldı. Araştırmaya katılan Harvard’lı bir 4. sınıf öğrencisi, yakın arkadaşlarının büyük bölümünün okul süresince farklı dönemlerde psikiyatrik tedavi gördüğünü ifade etti.
Depresyonun, öğrencilerin hayatlarını etkilediği gibi daha sonraki dönemlerde hasta muayenelerini de olumsuz etkilediğine dikkat çekiliyor. Pennsylvania Üniversitesi’nden Dr. Jennifer Tjia, doktorların depresyon tedavisi almaktan korktuklarını ve sorunlarını açıklamadıklarını söylerken, kendi sorununu nasıl çözeceğini bilemeyen bir doktorun hastalarınınkine yardımcı olamayacağını söyledi.
Tünelde sıkışmış gibi
Çok çalıştıkları için eğlenceye ve sosyal faaliyetlere zaman ayıramayan öğrencilerin, hekim olabilmek için duygusal ve akademik olarak ciddi bir mücadeleye girdikleri ve hastalık ya da ölümle karşılaşmalarının onları psikolojik olarak hassaslaştırdığı kaydedildi. Dr. Raymond, öğrencilerin kendilerini “dar bir tünelde sıkışmış gibi” hissettiklerini ve sınıflar ilerledikçe sağlıklarını kaybettiklerini dile getirdi. Northwestern Üniversitesi’nden Dr. Angela Nuzzarello da tıp öğrencileri ile depresyon hakkında konuşmanın zor olduğunu söyledi. Vanderbilt Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bir 4. sınıf öğrencisi kolejden tıp fakültesine geçişin oldukça zor olduğunu ve eğer sınavların ilk bölümünden düşük not alırsa kolayca depresyona girebileceğini belirtti.
Tıp öğrencileri arasında depresyonun artış gösterdiğine dair kesin kanıtlar olmamakla birlikte, 25 yıllık meslek hayatında çok sayıda tıp öğrencisini tedavi eden Prof. Dr. Nanette Gartrell, son yıllarda daha çok sayıda öğrencinin kendisine geldiğini bildirdi. Bu durumu artık daha etkili ilaçların olmasına bağlayan Gartrell, öğrencilerin SSRI (selective serotonin-reuptake inhibitors) türü ilaçların kendilerini diğer antidepresanlar ya da psikoterapiden çok daha hızlı şekilde iyi hissettireceğini bildiklerini ve kısa süreli bir tedavi için kendisine geldiklerini vurguladı. Haynes ve Raymond ise önceden mental rahatsızlık tanısı veya tedavisi almış daha fazla sayıda öğrencinin tıp fakültelerine girdiğini dile getirdi. Duke Üniversitesi’nde yapılan bir incelemeye göre, öğrencilere reçete edilen ilaçların başında yeni antideprasanlar geliyor.
Gartrell, öğrencilerin herhangi bir zamanda depresyona girebileceğini, ancak en önemli periyodun, hastanelerde rotasyona başladıkları 3. ve 4. sınıflar olduğunu söyledi. Klinik dönemde öğrencilerin daha fazla sorumluluk altına girdiklerini, bunun da onlar üzerinde daha fazla baskı ve strese neden olduğuna dikkat çeken Gartrell, sınıf arkadaşlarından ayrılarak tanımadıkları insanlarla çalışmak zorunda kalmalarının, öğrencilerin kendilerini izole edilmiş hissetmelerine yol açtığını, rotasyon döneminde öğrencilerde uyku bozukluklarının da daha sık görüldüğünü belirtti.
Hayal kırıklığı yaşıyorlar
Hayal kırıklığını, “Bu benim hayal ettiğim hayat değildi. Hastanede gördüklerimden hoşlanmıyorum” sözleri ile dile Harvard’lı tıp öğrencisi uzun saatler boyunca çalışmaktan, öğrenciler arasındaki rekabetten yorgun düştüğünü söyledi. Hasta insanları tedavi etmeye başlayan tıp öğrencileri, kendilerini iyi hissetmediklerini itiraf etmekte zorlanıyorlar. Öğrenciler, depresyon hakkında bilgileri olsa bile kendilerine tanıyı koyamıyorlar eğer doktor olacaksam, sağlıklı olmalıyım diye düşünüyorlar. Antidepresan kullanan öğrencilerden biri, bu ilaca ihtiyaç duyduğunu arkadaşlarına söylerken kendisini suçlu hissettiğini ifade ederken, Dr. Tjia, suçluluk duygusunun depresyondaki öğrenciler arasında oldukça sık görüldüğünü belirtti. Pennsylvania Üniversitesi’nde yaptığı araştırmada, depresyon geçiren 4 öğrenciden sadece birinin tedavi aldığını vurgulayan Dr. Tjia ayrıca öğrencilerin tedavi için yeterli para ve zamanlarının olmadığını dile getirdi.
Psikiyatrik bozukluk araştırılıyor
Dr. Nuzzarello ise tıp öğrencilerinin danışmanlık için hukuk öğrencileri kadar düzenli gelmediklerini ancak, çok daha fazla oranda acil randevu istediklerini vurgularken, tıp öğrencilerinin depresyonun tedavisi çok zor hale gelene kadar beklediklerini çünkü depresyon tedavisinin kariyerlerini riske atacağından korktuklarını belirtti.
Eyalet tıp kurulları lisans verirken psikiyatrik bozukluklar da dahil olmak üzere önemli rahatsızlıkları araştırıyor ve adaylardan uygulama becerilerini etkileyebilecek her türlü tanı ya da tedaviyi açıklamaları isteniyor. Eyalet Tıp Kurulları Federasyonu üyesi James Thompson, bazı eyaletlerde depresyon hikayesi olan bir adaydan psikiyatrik açıdan muayene ya da tedaviyi gerçekleştiren doktordan rapor istenebileceğini ancak bunun adayın lisans almasını engelleyici bir durum olmadığını ifade etti. Thompson ayrıca öğrencileri tedavi olmaktan alıkoyan bu korkuyu azaltmak için öğrenciler ve okul yetkililerine, doğru bilgiler ulaştırmaya çalıştıklarını da sözlerine ekledi.
İsimsiz mesajla yardım
Kuzey Carolina Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Konseyi Başkanı Sujay Kansagra, birçok arkadaşının kendilerini izole edilmiş hissettiklerini ve depresyona girdiklerini söyledi. Bunun büyük bir sorun olduğunu fark ettiğini vurgulayan Kansagra, sorun yaşayan öğrencilere duygusal destek sağlayabilmek için Dekan Yardımcısı Caroline Haynes’in de yardımıyla bir internet forumu oluşturdu. Böylece öğrenciler foruma isim vermeden mesaj yollayabiliyor ve kimliklerini saklı tutarak yardım alabiliyor.
Öğrencilerden gelen mesajlar uzman bir psikiyatrist tarafından değerlendiriliyor ve öğrencilerin yalnız olmadıklarını fark etmelerini sağlayacak güvenli bir ortam oluşturuluyor. Nisan 2005’ten beri foruma 100’den fazla mesaj geldiğini belirten Kansagra, öğrencilerin sorunlarını saklama ihtiyacı hissettiklerini çünkü insanların doktorların hasta olamayacakları yolunda bir kanıya sahip olduğuna dikkat çekti.
Dr. Haynes ise pilot projenin insanların paylaşmaktan kaçındığı mental rahatsızlıklar konusunda yeni tartışmalara kapı açtığını dile getirdi.
Seminerler düzenleniyor
Tıp fakülteleri, öğrencilerinin kendi sağlıklarını izlemeleri ve ihtiyaç duyduklarında yardım için başvurmalarını sağlayacak yeni yollar geliştiriyor. Harvard’da bir grup öğretmen ve öğrenci, birinci ve ikinci sınıf öğrencilerine kendini yenileme becerisi kazandırmak için seminerler düzenliyor.
Kaliforniya Üniversitesi’nde de klinik rotasyondaki öğrencilerin sorunlarını paylaşabilmeleri için psikolog ve psikiyatristlerin eşliğinde destek grupları oluşturuluyor. Okulun Öğrenci İşleri yetkilisi Maxine Papadakis, öğrencilerin mental sağlıklarını değerlendirmek üzere her yıl anketler yapıldığını ve toplanan verilerin öğrencilerin duygusal durumlarının uzun süreli bir resmini çizdiğini kaydetti.
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=3680.0
En eski medikal bilim : ANATOMİ
En eski medikal bilim : ANATOMİ
ANATOMİ Anatomi vücudunun yapısını inceleyen bilim dalıdır. İnsan anatomisi, insan vücudunun normal şekil ve yapısını inceleyen, en eski temel medikal bir bilim dalıdır. Anatomi terimi yalnız başına kullanılırsa, insan anatomisi anlamına gelir. Anatomi terimi Grek orjinli olup ana: içinde, ayrılmış, temnein: tome: kesmek, parçalara ayırmak kelimelerinden oluşmuştur. Latince kökenli dissectio (dis=ayrılmış, secare=kesmek) terimide anatomi ile aynı anlamı taşımakla beraber, dissectio günümüzde anatomi öğretiminin vazgeçilmez yöntemi olan kadavra pratiğini belirtmek amacı ile kullanılır.
---***---***---***---***---***---***
Anatomy (from the Greek ἀνατομία anatomia, from ἀνατέμνειν ana: separate, apart from, and temnein, to cut up, cut open) is a branch of biology that is the consideration of the structure of living things. It is a general term that includes human anatomy, animal anatomy (zootomy) and plant anatomy (phytotomy). In some of its facets anatomy is closely related to embryology, comparative anatomy and comparative embryology,[1] through common roots in evolution.
Anatomy is subdivided into gross anatomy (or macroscopic anatomy) and microscopic anatomy.[1] Gross anatomy (also called topographical anatomy, regional anatomy, or anthropotomy) is the study of anatomical structures that can be seen by unaided vision.[1] Microscopic anatomy is the study of minute anatomical structures assisted with microscopes, which includes histology (the study of the organisation of tissues),[1] and cytology (the study of cells).
---***---***---***---***---***---***---***
La anatomía (del griego, anatomē, "disección"), es la rama de las Ciencias Naturales relativa a la organización estructural de los seres vivos. Es una ciencia muy antigua, que fue padre de las Ciencias Médicas o Medicina y cuyos orígenes se remontan a la prehistoria. Durante siglos los conocimientos anatómicos se han basado en la observación de plantas y animales diseccionados. Sin embargo, la comprensión adecuada de la arquitectura anatómica implica un conocimiento de la función de los organismos vivos. Por consiguiente, la anatomía es casi inseparable de la fisiología, que a veces recibe el nombre de anatomía funcional. La anatomía, que es una de las ciencias básicas de la vida, es sin duda alguna, uno de los estudios básicos y de mayor peso en la Medicina. Ningún médico por más estudioso que sea puede olvidarse del aspecto anatómico, ya que es clave o esencial para que el médico, ya sea humano o veterinario tenga una fuerte preparación y conceptualización de la clínica especializada o común.
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=9865.0
Hipokrat Yemini

Tıpta yemin denilince ilk akla gelen "Hipokrat Andı" dır. Hipokrat (M.Ö 460 - 377), yaklaşık 2500 yıl önce tıbbın özellik arz eden bir san'at olduğu fikrini benimseyerek, bu san'atı yapacak olanları belli bir yemin etrafında birleştirmek ve san'atın kutsallığını ifade edebilmek amacı ile böyle bir metni gelecek kuşak hekimlere miras bırakmıştır.
Hipokrat andını daha iyi anlayabilmek için Hipokrat'ın hayat öyküsünü bilmekte fayda var.
Hipokrat Kimdir?
Günümüzde tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat (Hippocrates) İsa'dan önce 460 yılında bugün Yunanistan'a bağlı olan Kos adasında doğmuştur.
Kendisi hekim Heraklides'in oğludur. Yaşadığı dönem san'atçı ve entellektüellerin ilk kez gerçeği aradıkları zamanlar olan Yunan döneminin altın çağıdır.
Yaşadığı dönemdeki inanışın aksine hastalıkların olağanüstü güçlerden ve tanrıların gazabından kaynaklandığına inanmamış, her hastalığının fiziksel ve gerçekçi bir açıklaması olduğunu düşünmüştür. Çalışmalarını gözlemler üzerine oturtmuş, tıbbı bilim ve san'at haline getirmiştir.
Kendisi zatürree ve çocuklardaki epilepsi (sara) hastalığının belirtilerini ilk tanımlayan hekimdir. Yine düşünce ve duyguların kalpten değil, beyinden kaynaklandığı fikrini ortaya atan ilk kişidir.
San'atını icra etmek üzere tüm Yunanistan'ı dolaşmış, Kos adasında bir tıp okulu kurup düşüncelerini öğretmiştir. Öğretisi genelde etik (ahlaki değerler) ağırlıklıdır. Bu etik boyut, Hipokrat andında da açıkça görülmektedir.
Bilimsel tıbbın kurucusu olan büyük hekim İsa'dan önce 377 yılında ölmüştür. Yetmişi bulan çalışmaları daha sonra kitap haline getirilmiş ve 18.yüzyıla kadar tıpta klasik kitap olarak 20 asırdan uzun bir süre kullanılmıştır.
2400 yıldan beri mesleğe adım atan tüm hekimlerin değişik şekillerini okuduğu Hipokrat Yemini; sanılanın aksine Hipokrat'ın bizzat kendisi tarafından değil, büyük olasılıkla oğlu veya öğrencilerinden biri tarafından İsa'dan önce 5. yüzyılda yazıya dökülmüştür.
Hippokrat yemini tıbbi etik ile ilgili bilinen en eski metinidir ve prensipleri değişikliğe uğramış olsa bile zaman, yer, sosyal düzen ve dinlerden bağımsızdır.
Hipokrat'ın ilk kuralı; hekimin gerek düşünceleri gerekse seçtiği tedavi ile "hastaya zarar vermemesi" dir. Hipokrat yemini hekimlik san'atının önemli sembollerinden birisidir.
Hippokrat andı herhangi bir bağlayıcılığı ve yasal yaptırımı olmamasına rağmen metin hekimlik tarihi ve yasaları açısından önem taşımaktadır.
-----
Doktorlar nasıl düşünür biliyor musunuz?
35 yıllık doktor Jerome Groopman yazmış. Amazon'da da bir numara olan 'Doktorlar Nasıl Düşünür?' isimli kitap, Mikado Yayınları'ndan çıktı. Diyor ki Groopman; "Bir doktor şikayetlerini anlatan bir hastanın sözünü ortalama olarak her 18 saniyede bir keser!"
Tabii doktorların çoğunun bu sürede olası teşhis ve tedavi için doğru karar verdiklerini düşünmek yanlış olmaz ama ya kritik anlarda bu süre yeterli mi? Kitaptan... "Bir doktorun muayenehanesi montaj hattı değildir.
Bir doktor bir gözü saatte, bir gözü bilgisayar ekranında düşünemez. Ancak düşünen bir doktor zamanını iyi değerlendirir. Tam belirgin ve tek düze hastalıklar 15-20 dakika içinde çözülebilir, hasta ve ailesi viziti bilgilenmiş ve tatmin olmuş bir halde terk edebilir. Karmaşık sorunlar ise aceleyle çözülemez. Kaçınılmaz gerçek şudur ki düşünmek zaman alır. Telaş içinde çalışmak ve kestirmeden kaçmak yorum hatalarına girilecek en kısa yoldur."
Kitapta Anne Dodge isimli bir kadından söz ediliyor. 15 yıl boyunca blumia ve anoreksiya teşhisi konarak tedavi edilmeye çalışılan ve neredeyse ölüme yaklaşan bu kadını nihayetinde dinleyen bir doktor çıkıyor da, aslında kendisinin çölyak hastası olduğu öğreniliyor. Yani tahıl ürünlerinde bulunan gluten isimli proteinin neden olduğu bir hastalık... Mesela yanlış teşhis yüzünden Anne Dodge'a bir beslenme uzmanı günde 3 bin kalori tahıl ürünü tüketmesi gerektiğini belirterek bir beslenme programı hazırlıyor. Ve Dodge sürekli kusma ve ishal yüzünden daha da zayıflıyor!
Doğru teşhisi koyan doktorun yaptığı tek şey ise; daha önceki pek çok doktor tarafından konulan teşhislerin yer aldığı dosyaları bir kenara itip, hikayeyi en başından hastasından dinlemek istemesi...
İşte böylece 37 kiloluk, 30 yaşındaki Dodge bir ay içinde 5.5 kilo alabiliyor. Müthiş! Tıbbi terimlerin kafa kurcalamadığı kitapta; şu sorular da yanıtlanıyor.
* Doktorların hisleri, düşüncelerini karıştırır mı?
* En yetkin doktorlar dahi, bir şahsın gerçek teşhisini koyarken, neden önemli bir ipucunu atlar ya da doğru tedaviden uzaklaşır?
* Toplam olarak, tıpta düşünce ne zaman ve neden doğru veya yanlış olur?
Bu arada Dr. Groopman, doktorların doğru yolu bulabilmesi için hastaların sorabileceği doğru ve akıllı sorular olduğunu da değiniyor. Bir teşhis konduğunda "Başka ne olabilir?" sorusu önemli... Ya da "Birden fazla sorunum olması mümkün mü?" diye sormak... Doktor görüşüleri ve hasta hikayelerinin akıcı dille anlatıldığı kitap; eğitici. Okumak için hasta ya da doktor olmak gerekmiyor...
Belgin Çoban / Sabah
Mecburi Hizmet Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
| Mecburi hizmet yükümlülüğü nedir? Mecburi hizmet (yasal ifadesiyle Devlet hizmeti yükümlülüğü), 5371 sayılı Kanun ile Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa eklenen hükümler uyarınca, 05.07.2005 tarihinden sonra mezun olan, uzmanlığını tamamlayan ya da yan dal uzmanlığını tamamlayan tabiplerin, Sağlık Bakanlığı tarafından atandıkları yere göre değişen 300 ila 600 gün süreyle görev yapması zorunluluğudur. | |
| Yeni tıp fakültesini bitirenler için süreç nasıl işleyecek? Tıp fakültesini bitiren tabiplerin diplomaları ilgili fakülte dekanlıkları tarafından 15 gün içinde Sağlık Bakanlığı’na gönderilir. Sağlık Bakanlığı diplomaların kendisine gelmesinden sonra iki ay içinde tabibin atamasını yapmak zorundadır. | |
| Mecburi hizmet tercihleri nasıl yapılacak? Tercih yapmazsam ne olur? Yerleştirme noter huzurunda kur’a çekimi suretiyle yapılmaktadır. Öncelikle tercih belirtenler için kur’a çekimi yapılmakta, ardından tercihlerine yerleştirilmeyenler ile hiç tercih yapmamış olanlar için genel bir kura çekimi yapılmaktadır. | |
| Gıyabımda kura çekilmesi ne demek? Mecburi hizmet, yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk olarak ortaya konulmuş olmakla kişinin görev için müracaatı olması dahi atamasının yapılması öngörülmüştür. Gıyapta (yokluğunda) kur’a çekilmesi de kişinin herhangi bir başvurusu olmamasına karşın mecburi hizmet yapacağı yerin belirlenmesi için kur’a çekiminin yokluğunda yapılmasını ifade etmektedir. | |
| Çektiğim ya da gıyabımda çekilen yere ne kadar sürede gitmem gerekir? Gitmezsem ne olur? Mecburi hizmet yapılması gereken yerin belirlenmesinden sonra bu listeler Sağlık Bakanlığı internet sayfasında ilan edilmektedir. Anılan ilan tebligat yerine geçmektedir. Ayrıca tabibin ikametgâhının bulunduğu yer il sağlık müdürlüğüne de ilgilisine tebliğ edilmek üzere atama evrakı gönderilmektedir. Mecburi hizmet yükümlüsü tabibin atama emrinin tebliğinden itibaren en geç yirmi gün içinde atandığı yerde göreve başlaması gereklidir. Atandığı yere gitmeyen tabip istifa etmiş (müstafi) sayılır ve buna bağlanan yaptırımların yanı sıra mecburi hizmete başlayana kadar geçen süre en çok yükümlülük süresi kadar- yükümlülük süresine eklenir. | |
| Mecburi hizmeti sözleşmeli personel ya da 657’ye tabi memur olarak yapma tercihim var mı? Mecburi hizmet 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca atanma yoluyla yerine getirilebileceği, 4924 sayılı Yasa uyarınca sözleşme ilişkisi biçimindeki bir çalışma yoluyla da yerine getirilebilir. Bu iki statüden birini seçmek yetkisi tabibe aittir. | |
| Mecburi hizmet sürem dolmadan istifa ya da görevini terk edersem ne olur? Mecburi hizmet süresini tamamlamadan görevden istifa edenler ya da istifa etmiş (müstafi) sayılanlar belirli süreyle yeniden memuriyete alınmazlar. Bu süre istifa edenler için 6 ay müstafi sayılanlar için ise 1 yıldır. Mecburi hizmet yükümlülüğü bitmeden istifa eden ya da müstafi sayılanlar anılan yükümlülüğü yerine getirmedikçe zorunlu hizmete tâbi mesleklerini icra edemezler. | |
| Müstafi sayılmak ne demek? Devlet memurlarının görevlerinden ayrılmalarında belirli usüllere uyulmaması sebebiyle kişinin istifa etmiş sayılmasına müstafi sayılmak denir. Devlet Memurları Yasasının 94. maddesinin ikinci fıkrasına göre çekilmek isteyen memur yerine atanan kimsenin gelmesine veya çekilme isteğinin kabulüne kadar görevine devam eder. Memurun görevden ayrılma isteğinin kabulünü ya da yerine gelecek kimsenin gelmesine kadar beklemesi gereken bir aylık süreyi beklemeksizin ayrılması durumunda müstafi sayılır. | |
| Mecburi hizmeti yerine getirmeden, istifa ederek ya da müstafi sayıldıktan sonra girdiğim TUS’da Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim hastanelerine ait bir kadronun sınavını kazanırsam ne olur? 2006 TUS Kılavuzunun 2.1.1 maddesine göre de “e) 657 sayılı Devlet Memuru Kanunu hükümlerine tabi olanlar için, istifa veya müstafi sayılan asistanlardan yeniden kamu görevine girebilmek için belirlenen yasal süresini asistanlık giriş sınavı günüden itibaren üç ay içinde bitirecek olanlar.” sınava başvurabilirler. Bu çerçevede, istifa sebebiyle memuriyete girilemeyen altı aylık sürenin, ya da müstafi sayılma halinde bir yıllık sürenin son üç ayı veya sonrasına denk gelen dönemde TUS sınavına girilmesi halinde kazanılan kadroya atama yapılacaktır. | |
| Mecburi hizmeti yerine getirmeden, istifa ederek ya da müstafi sayıldıktan sonra vakıf ya da resmi üniversitelerin uzmanlık kadrolarını tercih edip kazanırsam ne olur? Üniversitelerin tıpta uzmanlık kadrolarına Yükseköğretim Kanununun 50.maddesi uyarınca araştırma görevlisi olarak atama yapılmaktadırlar. Araştırma Görevlileri YÖK Personel Kanunu uyarınca, 657 Sayılı Yasa kapsamında devlet memuru değildirler. Bu nedenle 657 sayılı yasa kapsamında istifa edenler veya müstafi sayılanlar için yeniden kamu görevine girebilmek için belirlenen sürelerin araştırma görevliliği kadroları için uygulanmaması gerekir. Bu çerçevede, istifa sebebiyle memuriyete girilemeyen süre içinde TUS sonucuna göre üniversitelerin tıpta uzmanlık kadrolarından birinin kazanılması durumunda araştırma görevlisi olarak atamalarının yapılması gerekir. | |
| Mecburi hizmet TUS’a girmeme engel mi? Mecburi hizmet yapılırken TUS’a girilmesinin önünde bir engel bulunmadığı gibi aksine yasal düzenlemede bunun mümkün olduğuna ilişkin hükümler mevcuttur. Ancak halen uzman olanların ikinci bir uzmanlık eğitimi yapmak istemeleri durumunda önce mecburi hizmeti bitirmeleri koşul olarak getirilmiştir. | |
| Mecburi hizmette iken TUS’u kazanırsam ne olacak? Mecburi hizmet yapılırken TUS ile bir uzmanlık eğitimine başlanması durumunda eksik kalan mecburi hizmet süresi uzman olduktan sonra yapılacak mecburi hizmet süresine ekleneceğine ilişkin yasa hükmü Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiştir. Bu nedenle pratisyen hekimlikte veya uzmanlıkta belirlenen süre tamamlanmadan uzmanlık ya da yan dal uzmanlığına başlanması halinde sadece anılan uzmanlık veya yan dal uzmanlığı ile ilgili mecburi hizmet yükümlülüğü söz konusu olacaktır. | |
| Askerliğimi yapmak için mecburi hizmetten ayrılabilir miyim? Askerlik yapmak isteyerek mecburi hizmete gitme yükümlüğüm kalkar mı? Mecburi hizmet yükümlülüğü sırasında askere gidilmesi mümkündür. Ancak askerlik ödevinin yerine getirildiği süre mecburi hizmet süresinden sayılmadığı gibi, askerliğin bitiminde mecburi hizmetin kalan süresinin tamamlanması gerekir. | |
| Sağlık raporu almam mecburi hizmet kurasına girmemi engeller mi? Sağlık mazereti mecburi hizmet yapmayı engelleyen bir mazeret olmayıp hastalığın niteliğine göre atama yapılacak yerin belirlenmesinde önem taşıyabilir. Sağlık mazereti bulunanlar kura öncesinde durumu Sağlık Bakanlığı’na belgesi ile birlikte ilettiklerinde bu durum atama kurasında değerlendirmeye alınır. Ayrıca kurası çekilip ataması yapılanların hastalanmaları halinde atandıkları yere gitmemelerinin gerekçesi olarak sağlık raporunu gösterebilmeleri koşuluyla ilgili yerde göreve başlamak rapor süresinin sonuna kadar ertelenir. Bir başka ifadeyle, ataması yapılan bir mecburi hizmet yükümlüsü atama kararının kendisine tebliğinden önce hastalanması ve istirahat rapor verilmesi halinde atama kararının tebliği rapor sonrasına ertelenebileceği gibi bu arada tebliğ edilmiş olsa da hükmünü rapor süresinin bitiminden doğurmaya başlar. Ancak önemle belirtmek gerekir ki, atama öncesi ya da atandıktan sonra raporlu olarak geçirilen süreler mecburi hizmet sürelerinin hesabında dikkate alınmayacaktır. | |
| Uzman hekim olduktan sonra mecburi hizmet yükümlüğüm olacak mı? Mecburi hizmet tabiplere, uzman tabiplere ve yan dal uzmanı tabiplere getirilmiş bir yükümlülüktür. Her statü için ayrı ayrı zorunlu hizmet getirilmiştir. Uzman hekimler de 05.07.2005 tarihinden sonra uzman olmuşlar ise mecburi hizmet yükümlüsüdürler. | |
| Ben daha önce mecburi hizmet yaptım. Yeniden mecburi hizmet konulmasını kabul edemiyorum ne yapabilirim? Daha önceden mecburi hizmet yapmış olması sebebiyle yeniden mecburi hizmete tabi tutulmasının hukuka aykırı olduğunu düşünen uzmanlar ve yan dal uzmanları uzmanlık belgelerinin verilmemesi ve kendilerine yeniden mecburi hizmet uygulanması işleminin iptali için İdare Mahkemesinde dava açabilirler. Bu davada 5371 sayılı Yasa’nın ilgili hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu savı da ileri sürülebilir. | |
| Yan dal yapmak istiyorum, mecburi hizmeti nasıl erteleyebilirim? Yan dal uzmanlığı yapılmak istenmesi durumunda, daha önce yan dal uzmanlığı öğrenimi yapmamış olmak koşuluyla, ilgili sınava katılmak mümkündür. Anılan sınav sonucunda başarılı olunması durumunda ilgili alanda yan dal öğreniminin sürdürülmesinde mecburi hizmet bir engel değildir. Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/arsiv-konu-1506.0-mecburi-hizmet-hakkinda-sikca-sorulan-sorular.html |
Bir Tıbbiyelinin Aşk Mektubu
Sempatik sevgilime bütün sempatik plexusumun exitasyonu ile. Sizi ilk defa tanıdığım anı düşünüyorum. "Musculus gracilis" lerimiz ile yaptığımız o mamboda ben zevkten decubitis dorsalis haline gelmiştim. Zavallı gözlerim o kalabalık pistte sizi görmek için orbitadan dışarı fırlıyor; pupillam acomodation yapabilmek için dilate oluyor, tekrar contraction'a uğruyordu. Macula lutea sizin hayalinizi kavrar kavramaz nervus opticus ciasmada çaprazlaşmadan kısa yoldan fissura calcarina'ya götürüyor ve glia hücreleri hayalinizi kucaklıyor, kucaklıyordu.
Hatırlar mısın balkonda semilunar mehtap ne şahaneydi. Pupillam pupillanda hafif bir extantion ile substantia alba kadar beyaz omzunun üzerindeydi. Sense hafif cilveli tremorlarla bana yaklaşıyordun.
Etrafta çıt yoktu. İkimizde aphasie halindeydik. Nihayet nervus hypoglossusumun bütün kuvvetiyle dilimi kımıldattım ve alveollerimden gelen havayı rima glottiste nazikleştirerek şu iki kelimeyi söylemiştim:"Sizi seviyorum".
O anda metilen mavisi renkli gözlerin nasıl ışıldamıştı. İnsan fovea centralisini ilk defa o zaman gördüm. Yüzün aşkımın vazodilatasyonu ile kızarmış, başın küçük fonticulusu ile gelen fetus masumluğu ile öne flexione olmuştu. Cauda Equina halindeki saçlarının arasına kırmızı kurdela filum terminale gibi uzanıp duruyordu.
Uzaktan gelen hafif müzik tympan zarlarımızı tatlı hazlarla ürpertiyordu. O anda sesleri niye yavaş duyduğumuzu sonra anlayabildim. Zira N. Acusticus'ta novaconi fazla kaçırmış, o bile mest olmuştu.
Daha çok birbirimize yaklaşmıştık: Sol elinle mesocardial bölgeyi pape ederken apaxinin tatlı vuruşlarını hissetmeye başladım. Hiperventilation ile çıkardığın tatlı nefesindeki carbondioxid seni aminocardol almış kalp hastası gibi ferahlatmıştı.
Pencerenizin altından geçerken sizi görmek hevesiyle başım yukarda sağa baka baka torticolis olmuştum.
O anlar geçeli aylar oldu fakat hala o günleri hatırladıkça hypoglisemik koyma girmiş hasta gibi terler kendimden geçerim.
Sen benim küçük sevgilim:
Aşkının antijenleri kanımda öyle septisemi yaptı ki onu hiçbir antikor nötralize edemez. Ne önce geçirilmiş tatlı macera aşıları, ne de flört alerjisi testleri bana hiçbir immünlük vermiyor.
Şimdi frontal sinüs gibi kapalı karanlık bir odamda o tatlı günleri fossa sacci lacrimalisten taşıp sulcus nasolacrimdiustan inen küçük, tuzlu damlacıklarla yad ediyorum.
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=8427.0
Bir Doktorun Haykırışı
Eğitimim bittiğinde 28 yaşıma gelmiştim.
Bu yaşıma kadar geçinebilmem için bana ailem destek oldu.
Görev yaptığım hastanede, yılda ortalama 24 ile 48 kez nöbet tutarım. Bu kadar geceyi ailemden uzakta geçiririm.
Mesleğim uzmanlar tarafından en stresli mesleklerin başında gösterilmektedir.
Ortalama yaşam sürem, Türkiye ortalamasının altındadır.
Meslektaşlarım arasında kalp krizi geçireceklerin oranı diğer mesleklerden fazladır.
Yaptığım işlerin sorumluluğunu taşırım. Hata ve yanlış yapma hakkım bir kez olsun yoktur. Eğer yaparsam kesinlikle sorarlar. Bunun da stresini taşırım. Bu konuda sorgulanmamış meslektaşım yoktur. Kimisi de yargılanmış ve cezalandırılmıştır.
Mesleki faaliyetleri için soruşturma, yargılanma ve cezalandırılmada benim mesleğim birinciliği hiçbir mesleğe kaptırmaz.
Yeni ceza yasası ile de bu konuda diğer meslekler bize yetişmeyi artık düşünemezler bile.
Nöbet sırasında kaç hasta gelirse gelsin bakmak zorunda kalırım. Gelen hastaları reddetme hakkım yoktur. Doluyuz diyemem, kapalıyız diyemem, yemekteyiz diyemem.
Genellikle de çalıştığım yere yatırım yapılmaz, ben de pek insan yerine konmam.
Nöbetim sırasında diğer insanların çoğunun uyuduğu sırada ben ayakta uyanık ve kafamı iyi çalışır şekilde tutarım.
Yarım saat bile kestirsem eleştirilebilir ya da dava edilme riski taşırım. Bu nedenle pek uyumam.
Yöneticilerim benim nöbet sistemim ile sık sık uğraşırlar.
Değişiklikler olağandır. Yönetmelikler de umursanmaz .
Sık sık il dışı rotasyon görevlerine yollanırım.Konu sağlık olduğu için bu durum tarafımca kanıksanmıştır. Yıldırılmış olduğumdan pek itiraz da etmem. Örgütlülüğe ve mesleki gücüme inanmadığımdan mesleki dayanışmaya pek önem vermem. Haklarımı meslek odamla dayanışma içinde aramaya çalışmam.
Yöneticilerim 59 yaşındaki bir meslektaşıma 5 günde bir 24 saatlik nöbet koyabilirler.
Normal mesaim sırasında günde 65 hasta için randevu vererek bakmamı isterler.
Bu 65 kişiye bakıp çeşitli nedenlerle gelen hastaların eklenmesi ile sayıyı 100 lerin üzerine çıkarabilirim.
Tabii bu arada sana kaç dakika ayırdığım hep aklımdadır (3.6dk)
3.6 dakikada seni asla muayene edemediğimi bilirim, seninle pek konuşmam. Belki yüzüne bile bakmam. Çünkü fırsatım yoktur.
Yöneticilerim de bu kadar sürede sana bakamayacağımı bilirler elbette. Ancak neden bu kadar randevu verirler, hiç anlamam.
Yöneticilerimin üzerindeki büyük yöneticiler bana ve arkadaşlarıma yeterli ücret vermezler. Bana eksik kalan hakça yaşayacağım ücret kısmını vermek için performans adında bir yöntem uygularlar. Ben hakkım olan bu kalan kısmı alabilmek için sana 3.6 dakikada bakmak ve bunun tüm risklerini üzerime almak zorunda kalırım.
Yöneticilerim benim belirli sayıdan fazla hastaya adam gibi bakamayacağımı bilmelerine rağmen fazla hasta bakmayı körükleyen bu sistemi savunmaya devam eder, beni de seninle karşı karşıya getirirler (Sistemdeki tüm çarpıklığın sebebi benmişim gibi).
Bu arada memleketin Avrupa Birliği’ne girme aşamasına geldiği, yöneticilerimiz tarafından her ortamda söylenmektedir.
Avrupa Birliği vatandaşı, halen en az 18 dakikada muayene olmaktadır. Yani Avrupalı bir hekim günde en fazla 20 hastaya bakmaktadır.
BUNDAN BÖYLE BEN DE 3.6 DAKİKADA HASTA BAKMAYA ZORLANMAK İSTEMİYORUM.
Yeni ceza yasası ile baktığım hastaların tüm sorumluluğunu almam isteniyor, gerekirse yargılanabiliyorum.
Yaptığım işi gerektiği gibi yapmak için 18 dk dan azının yetmeyeceğini biliyorum.Bu nedenle artık hastalarımı muayene ediyormuş gibi yapmayacak ve sana gerekli zamanı ayıracağım.
Yöneticilerim de maksimum performansımı 20 hasta baktığımda versinler. 20 hastadan fazla hasta baktığımda bana performans diye bir ücret verilmesini kabul etmiyorum artık. Çünkü bu ücret senin sağlığını bozuyor. Bunun bilincine var ve senin oyların ile seçtiğin yönetenleri uyar.
Memleketimin de şartlarını göz önüne alarak ve dengeleri de koruyarak, muayene sırasında sana artık daha fazla zaman ayıracağım. Hedefim 18 dakikadır. Ortam uygun olur ve baskı görmezsem buna ulaşmaya çalışacağım.
SEN DE MUAYENE OLMAK İÇİN YANIMA GELDİĞİNDE HAKKIN OLAN SÜREYİ BENDEN TALEP ET VE MUAYENE ODASINI TERKETME.
Saygılarımı sunarım.
TÜRK HEKİMLERİ ADINA
BURSA TABİP ODASI
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=10181.0
Lokman hekim efsaneleri
Adana ve çevresinde yüzyıllardır yaygın olarak Lokman Hekim efsaneleri anlatılmaktadır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:
Lokman Hekim, inanışa göre bütün hekimlerin piri, üstadıdır. Her çiçeğin, her otun özelliklerini tanıyan Lokman, ilaç yapar, derilere deva bulunmuş. Bütün dünyayı dolaşmış. Çukurova'ya gelince ovanın bereket ve güzelliğine hayran olarak Misis'e yerleşmiş. Çevredeki bütün hastaları iyileştirmiş. Anık hastalığın ne olduğunu unutan Çukurovalılar, ölümsüz hayatın peşine düşmüşler. Kendileri için ölümsüzlük ilacını yapmasını istemişler.
Lokman Hekim Çukurova'yı adım adım dolaşmış, bütün bitkileri incelemiş. Bir gece dolaşmaktan yorgun düşmüş ve ulu bir çınarın altında uyuyakalmış. Bir ara bir ses duymuş:
"Ey Lokman, anık araman bitsin, ben ölümsüz hayatın devasıyım. Bundan böyle insanlara ve hayvanlara ölüm yok".
Lokman Hekim, sesin geldiği bitkiye doğru yürüyüp koparmış. Bu arada Tanrı Cebrail'e: "Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğe çare bulursa bu insanların hali ne olur?" demiş.
Bunun üzerine Cebrail, pir-i fani kılığında Misis Havraniye tarafına bir gelmiş. Misis Köprüsü'nün üstünde Lokman Hekimle karşılaşmış. Cebrail: "Selamü-naleyküm" dedikten sonra. Lokman'ın elindeki kitaba bakmak istemiş. Kitabı alıp coşkuyla akan Ceyhan Nehri'ne atmış. Kitabın ardından Lokman da suya atlamış ama bulamamış. Yaz gelip sular çekilince, ırmak boyunda aramaya devam etmiş. Sonunda kitabın sadece bir yaprağını, arpa tarlasında bulmuş. Bugünkü tıp biliminin, o günkü yapraktan geliştiğine inanılır. Yörede hâlâ, efsanenin izlerine rastlanılmaktadır. Kitabın bulunduğu arpa tarlasının toprağı kutsal sayılır. Çocukların karınları ağrıdığında bu toprağı ısıtıp beze sararak çocuğun karnına koyarlar (K7, K8, K9, K10).
LOKMAN HEKİM EFSANESİ II
Lokman Hekimle ilgili olarak anlatılan efsanelerden bir tanesi de şöyledir:
Lokman Hekim doktor ve eczacıymış. Dükkânında her türlü hastalığın devası olan ilaçlar varmış. Hastalar içeri girdiklerinde, hastalıklarına iyi gelecek olan ilaç şişesi sallanırmış. Bir gün içeri birisi girmiş. Ancak hiçbir şişe sallanmamış. Lokman Hekim bunun üzerine:
"Senin hastalığının çaresi yok, öleceksin" demiş.
Adam ölümden kurtuluşun olmadığını öğrenince çok üzülmüş. Her şeyini satmış. Yanına bir at tüfek ve av köpeği alarak dağlara çıkmış. Vurduğu hayvanları yiyip, yörüklerden yoğurt, süt alarak yaşıyormuş. Bu arada hastalığı da iyice artmış.
Bir ağacın altına gelmiş. Atını bağlayıp köskelmiş. O sırada bir yürük kadını, bir tas sütü saylığa koymuş. Yılanların sütü sevdikleri bilinir. Tasa yaklaşan bir yılan sütü içmiş, sonra da zehrini süte kusmuş. Tas yemyeşil olmuş.
Ağrıları iyice anan adam:
"Gidip şu zehri içeyim de ölüp kurtulayım" diyerek zehirli sütü içmiş. Bir süre sonra ishal olmuş ve kusmaya başlamış. Ancak oldukça hafiflediğini hissediyormuş. Ölmek için içtiği zehirden sonra daha iyi olduğunu görmüş. Gün geçtikçe iyileşmiş ve hastalığı tamamen geçmiş. Lokman Hekim'e gidip: "Sen bana öleceğimi söylemiştin. Ama ölmedim" demiş.
Bunun üzerine Lokman: "Ben sana ala ineğin sütünü nereden bulayım, sütü yılana içirip, nasıl tasa kusturayım. Hastalığının çaresi vardı ama bu ilacı temin etmek zor olduğu için öyle dedim" diye cevap vermiş.
O gün bu gündür tas ve yılanın eczacılık ve tıp biliminin simgesi olması, halk tarafından Lokman Hekim'e dayandırılır.
Kaynak : LOKMAN HEKİM EFSANESİ
Adana ve çevresinde yüzyıllardır yaygın olarak Lokman Hekim efsaneleri anlatılmaktadır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:
Lokman Hekim, inanışa göre bütün hekimlerin piri, üstadıdır. Her çiçeğin, her otun özelliklerini tanıyan Lokman, ilaç yapar, derilere deva bulunmuş. Bütün dünyayı dolaşmış. Çukurova'ya gelince ovanın bereket ve güzelliğine hayran olarak Misis'e yerleşmiş. Çevredeki bütün hastaları iyileştirmiş. Anık hastalığın ne olduğunu unutan Çukurovalılar, ölümsüz hayatın peşine düşmüşler. Kendileri için ölümsüzlük ilacını yapmasını istemişler.
Lokman Hekim Çukurova'yı adım adım dolaşmış, bütün bitkileri incelemiş. Bir gece dolaşmaktan yorgun düşmüş ve ulu bir çınarın altında uyuyakalmış. Bir ara bir ses duymuş:
"Ey Lokman, anık araman bitsin, ben ölümsüz hayatın devasıyım. Bundan böyle insanlara ve hayvanlara ölüm yok".
Lokman Hekim, sesin geldiği bitkiye doğru yürüyüp koparmış. Bu arada Tanrı Cebrail'e: "Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğe çare bulursa bu insanların hali ne olur?" demiş.
Bunun üzerine Cebrail, pir-i fani kılığında Misis Havraniye tarafına bir gelmiş. Misis Köprüsü'nün üstünde Lokman Hekimle karşılaşmış. Cebrail: "Selamü-naleyküm" dedikten sonra. Lokman'ın elindeki kitaba bakmak istemiş. Kitabı alıp coşkuyla akan Ceyhan Nehri'ne atmış. Kitabın ardından Lokman da suya atlamış ama bulamamış. Yaz gelip sular çekilince, ırmak boyunda aramaya devam etmiş. Sonunda kitabın sadece bir yaprağını, arpa tarlasında bulmuş. Bugünkü tıp biliminin, o günkü yapraktan geliştiğine inanılır. Yörede hâlâ, efsanenin izlerine rastlanılmaktadır. Kitabın bulunduğu arpa tarlasının toprağı kutsal sayılır. Çocukların karınları ağrıdığında bu toprağı ısıtıp beze sararak çocuğun karnına koyarlar (K7, K8, K9, K10).
LOKMAN HEKİM EFSANESİ II
Lokman Hekimle ilgili olarak anlatılan efsanelerden bir tanesi de şöyledir:
Lokman Hekim doktor ve eczacıymış. Dükkânında her türlü hastalığın devası olan ilaçlar varmış. Hastalar içeri girdiklerinde, hastalıklarına iyi gelecek olan ilaç şişesi sallanırmış. Bir gün içeri birisi girmiş. Ancak hiçbir şişe sallanmamış. Lokman Hekim bunun üzerine:
"Senin hastalığının çaresi yok, öleceksin" demiş.
Adam ölümden kurtuluşun olmadığını öğrenince çok üzülmüş. Her şeyini satmış. Yanına bir at tüfek ve av köpeği alarak dağlara çıkmış. Vurduğu hayvanları yiyip, yörüklerden yoğurt, süt alarak yaşıyormuş. Bu arada hastalığı da iyice artmış.
Bir ağacın altına gelmiş. Atını bağlayıp köskelmiş. O sırada bir yürük kadını, bir tas sütü saylığa koymuş. Yılanların sütü sevdikleri bilinir. Tasa yaklaşan bir yılan sütü içmiş, sonra da zehrini süte kusmuş. Tas yemyeşil olmuş.
Ağrıları iyice anan adam:
"Gidip şu zehri içeyim de ölüp kurtulayım" diyerek zehirli sütü içmiş. Bir süre sonra ishal olmuş ve kusmaya başlamış. Ancak oldukça hafiflediğini hissediyormuş. Ölmek için içtiği zehirden sonra daha iyi olduğunu görmüş. Gün geçtikçe iyileşmiş ve hastalığı tamamen geçmiş. Lokman Hekim'e gidip: "Sen bana öleceğimi söylemiştin. Ama ölmedim" demiş.
Bunun üzerine Lokman: "Ben sana ala ineğin sütünü nereden bulayım, sütü yılana içirip, nasıl tasa kusturayım. Hastalığının çaresi vardı ama bu ilacı temin etmek zor olduğu için öyle dedim" diye cevap vermiş.
O gün bu gündür tas ve yılanın eczacılık ve tıp biliminin simgesi olması, halk tarafından Lokman Hekim'e dayandırılır.
Bir Saatiniz Kaldı - Dr. Nazım İntepe
Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, 'doktor bey' hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalışıyordum.
Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16-17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:
-Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!
Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:
-Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.
-Aldığı ilâçlar yanınızda mı?
Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.
-Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.
-Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?
-İki saat kadar olmuş.
Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:
-Hımm! Yazık, çok yazık!
Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:
-Ne yapacağız doktor bey?
Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.
-Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmışsınız.
Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı. Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve anne, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:
-Ne olacak doktor bey? Hiçbir şey yapamaz mısınız?
-Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz. Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.
Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı. Hem, insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür, neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında, ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini, arkadaşlarını, ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını... Belki de arkasından neler düşünüleceğini, konuşulacağını... Halbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana, son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi.
Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya! 'Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu.' diyorum kendi kendime.
Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:
-Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok?
İçeri yeni giren doktor, kaş-göz işaretiyle ne olduğunu sordu. Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:
-İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi. Yapılacak bir şey kalmamış. Sonra raporunu tanzim ederiz.
Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; 'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm... Yaşamak ve ölmek... Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek... Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek... Ölüme her an hazır olmak... Veya kendini hazır hissetmek... Kısacası ölümü kuşanmak... Hayata ve ölüme anlam kazandırmak... Bir sürü düşünce beynime doluşuyor.
Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:
-Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?
Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı:
-Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah'ı hatırlasın; kul olmayı... Ölümü ve sonrasını da tabii ki...
Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:
-Yoksa, sende mi inandın öleceğine?
-Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?
Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.
Yaşanmış bir hâdisedir
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=11029.0
Doktor olmanın inanılmaz ağırlığı
Bir kaç gün önce, ankara'nın trafik keşmekeşinin tam içinde eve doğru gitmekteyim. her zaman geçtiğim yollardan, hiç bir zaman geçmediğim kadar yavaş, kalabalık ve sıkıntılı bir biçimde duruyorum. gidiyorum demeyi çok isterdim ama söz konusu hareket nesnesi araba olunca, mevcut süratin gitmek olarak değerlendirilmesi söz konusu değil. eve bayağı yaklaşmışken, her trafik tıkandığında şuradan kaçsam da ileriden rahat bir çıkış vardır muhtemelen diye düşündüğüm yol ayrımlarının birisinde yine durduk. bu sefer kaçayım dedim. bulunduğum yerden doğru gidecekken hemen sağa döneceğim, ileriden sola döndüm mü tıkanıklığın ilerisinden eve çıkacağım. zekiyim ya
aynen sağa saptım, ilerideki çataldan sola döneceğim ki girilmez yol ! mecburen sağdan devam ettim, ıssız bir sokak arasından gidiyorum. ileride bir yol görünüyor, orada sola döndüm mü daha da ileriden aşacağım tıkanıklığı. enayiler orada tıkansınlar bakalım.. çok zekiyim ben... yol ayrımında geldim ama sapacağım yol daracık. yahu burası tek yön olmasın dedim ama levha yok. ayrıca yolun kenarında her iki yöne de bakarak park etmiş arabalar mevcut, demek iki yönlü dedim, döndüm sola doğru. ama o anda da anladım ki burası tek yön ve ben tersten girdim.karşıdan arabalar geliyor, hemen yanaştım sağdaki bir aralığa, onlar geçsin de ben de bir türlü çıkacağım artık diye. bir baktım en ondeki araba bana doğru yaklaşırken bir yandan da camı açıyor. "ters yön kardeşim" diyecek. ben de hemen yüzümü ekşittim "valla fark etmedim kusura bakmayın" falan demeyi düşünüyorum. ama amcam güler yüzle arabanın ön camındaki tıp amblemini gösterip "doktor işareti değil mi o" dedi. toparlayamadım birden "evet" dedim. "peki teşekkür ederim" dedi gitti. "doktor adamsın neden tersyöne giriyorsun" demeye getiriyor. "hiç sana yakışıyor mu" gizli anlamını da saklı tutarak.işte o an karar verdim bu yazıyı yazmaya.
biz doktorların kaderinde hep bu vardır. ne zaman toplum tarafından ayıp ya da beğenilmeyen bir davranış sergilesek ya da laf etsek hemen "doktor adama yakışıyor mu" derler. "sen doktorsun hiç oldu mu bu şimdi" derler. "bir de doktor olacak" derler.ben bu lafı eden insanlar da dahil, bütün insanların anatomosini, fizyolojisini, patolojisini ve daha birsürü lojisin okumama rağmen bu lafın nasıl bir metabolik faaliyet neticesinde üretilebildiğini anlayabilmiş değilim. tıbbın çaresiz kaldığı bir alan olsa gerek. tıp fakültesine girenlerin toplumdan ayrı, özel seralardaki saksılarda mı yetiştiklerini sanıyorlar, tıp fakültelerinde bir terbiye, ahlak ya da başka bir şey dersi verdiklerini mi sanıyorlar ya da doktor olmak için üniversite sınavında yeterli puanı tutturmak dışında başka meziyetler gerektiğini mi sanıyorlar anlayamadım gitti.hayır okulların adı da ".... tıp fakültesi" diye geçiyor. "doktor evcilleştirme ve insani meziyyetler kazandırma yuvası" falan gibi özgün bir isimleri de yok ki.şimdi ben de toplumda büyük bir hayal kırıklığı yaratma tehlikesini tek başıma sırtlanıyor ve gerçekleri açıklıyorum : 1987 yılında öys'den 472 puanın birazcık altı ve daha üzerinde puan alabilen herkes tıp fakültesine girmeye hak kazanmıştır. fakülteye girmek için de 2 yıllık yüksek okullardan tutun da diğer bütün fakültelre girmek için gerekli olan 2-3 evraktan başka hiç bir talep ya da ek testten geçirilmeden kayıtlarını yaptırmışlardır. okulu bitirmek için gerekli sınavları vermek ve bu sınavları verirken de gerekli ortalamayı tutturabilmek dışında hiç bir ek yükümlülüğümüz yoktu.hiç bir hocamızın sınıfa ansızın dalıp da ortalık yerde "eşşek " diye bağırarak, yüzü kızarmayanları okuldan atmışlığı yoktur. zaten 15 kişinin birden üroloji polikliniğinde muayene yaptığı bir ortamda genellikle yüzü kızaranlar dışlanırdı hep. hatta asıl korkmanız gereken olayı da parantez içinde yazayım ( ben çok severim bu parantez içlerini (vallahi bak)) benim dönemimin geçmesi için gerekli ortalama 50 idi. benden sonraki dönemde bu ortalama 60' a yükseltildi. yani, tüm konualrın %50'sini bilmemiz doktor olmamız için yeterlidir. benden sonrakilerin ise %60.. )neyse...okulu bitirdikten sorna da gerek mezuniyet belgesi , gerek diploma ve gerekse iş başvuruları sırasında da bir avukat, bir mühendis, bir işletmeci, bir peyzaj mimarı, bir edebiyat fakültesi mezunundan daha farklı bir test, belge ya da taleple karşılaşmıyoruz.yani bizler sıradan insanlarız. aynı sizin gibi bizler de küfredebiliyor, acıkabiliyor, ters yola sapabiliyor, kırmızı ışıkta geçebiliyor, cinayet işleyebiliyor, sahtekarlık, dolandırıcılık yapabiliyoruz. bizim de aklımız bunlara eriyor, fiili olarak bunları yapma kudretimiz var. biz doktorlar da bir torpille bir yere yükselebiliyorlar, ya da bir salağın sözüyle en olmadık yerlere sürülebiliyoruz. ( siyasi öğeler katınca daha çekici oluyor yazılar diye okumuştum, o yüzden arada böyle laflar ediyorum.( unutmayayım da bir dahaki parantezde slogan atayım bari))ayrıca bizler de acıkır, tuvaletimizi yapar ( yaaa bunu hiç düşünmemiştiniz değil mi, hatta ben bir yerde okudum bazı terbiyesiz meslektaşlarım - çok afedersinz- gaz bile çıkarıyorlarmış. diplomalarını ellerinden almak lazım onların. doktor adam, yani.. hiç öyle.. töbe töbe.... ), dans eder, sinemaya gideriz. sinemaya giderken bizler de bilet alırız. bizim biletimizin üzerinde de sizinki gibi F4-F6 yazar. "doktor - beğendiğin yere otur" diye bir şey yazmaz.bize de elmanın kilosu, tavuğun adedi, hıyarın torbası size satıldığı fiyata satılır. bizim yumurtaların sarısı da sadece sizinki kadar sarıdır.bizler de birlikte olduğumuz kişiyi aldatabilir, birlikte olduğumuz kişi tarafından aldatılabilir, hatta bu işi başka bir doktor ile de yapabiliriiz. ayrıca bizim birlikte olduğumuz kişiyi aldattığımız kişinin birlikte olduğu kişi de onu aldatıyor olabilir. ve bu zincirde herkes doktor olabilir. zira doktorlar da sevişir.o yüzden "vay doktora bak bunu da yapıyor" diye bir düşünceniz varsa bunu artık kendinize saklayınız. zekanızı bu şekilde gözönüne sermenizin kimseye bir faydası yok. özellikle de size.ayrıca bizim bu noktada "diğerlerinden "ufak bir farkımız var. başkaları derse belki hakaret sayılır ama bizim size "gerizekalı" dememiz, teşhis niteliğinde olabilir. olaya bir de tersten yaklaşıldığında asıl isyan etmesi gereken binlerce doktor adına ben değil de ( 60 milyon bizi dinliyor, gülmeyiniz lütfen) diğer meslek grupları olması lazım. "ne yani biz her haltı yapabiliriz, bu bize yakışır da doktorlara mı yakışmaz ulan" diye feryat etmeleri lazım. tabi tabi "ulan" diyebilirler onlar, doktor değiller ya. terbiyesizler işte. fizyolojik görgü kuralları, anatomik olarak ahlaklı konuşma, kibarlığın farmakokinetiği, gastrointestinal sitemin toplum içinde kokusuz kullanımı gibi dersleri almamışlar ki.... biz aldık hepsini... ( kendime >not : "fesüphanallah" nasıl yazılıyormuş öğren, bir dahaki yazıda kullanırsın)en başta bahsettiğim olayda zaten haksız olduğum için terbiyesizlik etmedim ama adama "araba doktora ait ama ben manavım" deseydim mesela, adam ne yapcaktı. "ha o zaman tamam manav kardeşim ben doktor sandım da kızdım, buyrun ben geri geri gideyim siz geçin" mi diyecekti. ( çok rica ediyorum manavlık mesleğiyle iştigal eden arkadaşlar, türkiye mavanlar derneği camiası, hal çalışanları sendikası gibi birim ve bireyler gereksiz alınganlık yapmasınlar bu örnek için olur mu ? )tamam adam ters yönde geliyor, aç camı "ters yöndesin birader" de, adam "sana ne lan yürü git işine hade" derse çağır, birlikte dövelim. yok adam "bilmiyordum, görmedim afedersiniz" derse "canın sağolsun kardeşim de" devam et. ne diye daha kafadan, kendini gerizekalı durumuna düşürürsün hiç anlamıyorum."ters yöne girmiş hıyar, şimdi de ukalalık ediyor" diye düşünen okurlarım için ( iyice havaya girdim ben ( parantez parantezdir) ) bir örnek daha vermek isterim : moderatörü olduğum bir grupta, daha önce 250 defa gönderilmiş ve her türden zeka sahibi algılyabilsin diye muhtelif defalar 3-4 kez yayımlanmış bir karikatürü, 251. defa gönderildiğinde yayımlamadığım için " doktor adamsın böyle sansür uygulamak sana yakışıyor mu" diye fırça atan bir üyeyle karşılaşmış bir adamım. iki penguen çölde duruyor yahu nesine sansür uygulayacağım... ( fesüühhpp hphp.. ee bu kelimeyi kesin öğrenmek lazım.. )ayrıca daha hala beni ukalalık yapıyorsun diye suçlayacak olanlara hatırlatmak isterim : ben doktorum, doktor adam ukalalık yapmaz......smzm'2006
not : bu yazıya böyle göğsümü gere gere "yanlış yola girdim" diye başlamamın nedeni aydınlık ve telaşsız bir havada aynı "yanlış" yoldan tekrar geçtiğimde girilmez ya da dönülmez gibi bir uyarı levhası olmadığını görmüş olmamdır. tabi bu sefer yolun en sonundan sola değil de sağa döndüm. zira mercedesli bir bey amcadan eğitim almıştım.
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=6620.0
İnsanlar tıp öğrencisini nasıl anlatıyor ?
İnsanlar tıp öğrencisini nasıl anlatıyor ?temel besinini kahve ve sigaranın oluşturduğu öğrenci çeşididir.hayatını bir ideal uğruna çürütmekte olan insandır 100 metre ilerden anlaşılan öğrencidir..başka hiçbir öğrenci perde açık etrafına bakmadan,masada sadece çalışacağı kitaplar olan-hiçbir abur cubur olmayan ve duvara dönük 6 saat aralıksız çalışamaz sanıyorum..ister istemez tanık olduğum karşı apartmandan edindiğim görüntülerdi bunlar.hayat karartıcı,hayata uzun süre öğrenci gözüyle bakmak durumunda bırakıldığın belirtisiz isim tamlaması.ama mesleğini sevene göre; en muazzam mesleğe ulaşmak için içinde bulunduğun basamaklardan biri.arkadaşım olsun olmasın, okullarını bitirip iyi kötü uzmanlığı da kazanınca, adlarına sevindiğim öğrenci grubu. işleri zordur hakikaten. altı sene boyunca o kadar bilginin içinden kaybolmadan çıkabilmek büyük başarıdır. belki bir tıp öğrencisi gözünden de biz mühendislerin yaptığı iş zor gözükür ama benim açımdan tıp okumak imkansızlığa eşdeğerdir. idealist olmayınca çekilecek dert değildir herhalde. yine de mezun doktorlar kendileri ile gurur duymalıdır.devam zorunluluğu olmayan üniversitelerde birinci sınıfı rahat geçirebilen bünyelerin olduğu ama zamanla ders çalışmaktan kendine gelemeyen fakültenin insanları.6 yıllık bölümü 6 yılda tamamlayanını görmediğim şahsiyetlermezun olduğu zaman üst üste konulduğunda kendi boyunu geçen bir not birikimine sahip insan güruhu.-nerede okuyorsun? +tıp fakültesinde? -yaa ne güzel.ee ölü falan(kadavra demek istiyor) gördünüz mü? +evet.istersen gel evde de kafatası var.çok meraklıysan... -nerede okuyorsun? +tıp fakültesinde.. -hangi bölüm? +şimdi şöyle oluyor.biz 6 sene sonra bölüm seçiyoruz.6 sene boyunca genel bilgiler alıyoruz.bütün servislerde, bütün bölümlerde staj görüyoruz.daha sonra 6 yıl sonra tus sınavına girip bölümümüzü seçiyoruz.tabi ki puana göre.öyle isteyen istediği yere giremiyor.bir nevi öss gibi* -hangi bölümü seçeceksin o zaman? +ya sabır...dünya üzerinde "allah sabır versin evladım" şeklindeki duaları en çok hakeden öğrenci topluluğu."tıp fakültesi öğrencisi nedir?" diye soracak olursanız, "index'tir efendim" derim, bildiğiniz; basbayağı index. hani şu kitapların en başında veya en sonunda olur da kitabın içinde hangi konu nerede yer alır; onu gösterir... tutup 6 sınıf okursunuz (dikkatinizi çekerim 6 sene demedim. tıp fakültesi 6 sene değil, 6 sınıftır), bu 6 sınıf boyunca girdiğiniz en basit vize dahi öss'ye nannik yapabilecek düzeydedir. her şeyin en ince detayını sorarlar adama. bir hastalığın etkenlerini, ilaçlarını, mekanizmasını* falanını filanını öğrenirsiniz; o tamam. ama bu hastalığı yapan nalet mikrobu öldüren antibiyotiğin bu işlemi hangi enzimi inhibe* ederek yaptığını bile öğrenmek zorunda bırakılırsınız ve öğrendiğinizle değil, sınavda sorulup yapamadığınızla kalırsınız. hadi diyelim bu 6 sınıfı iyi kötü atlattınız. öyle değil işte, kurtulamıyorsunuz. o vizelerde dahi sorulmamış bin bir türlü ince detay bu sefer tus adı altında karşınıza çıkacaktır. "bana ne ulan" deyip geçemezsiniz de, çünkü ne yazık ki ülkemizde "doktor musun?" şeklinde değil, "uzmanlığın ne?" şeklinde sorularla muhatapsınızdır. hadi onu geçtik, yine ülkemizde aile hekimi iseniz ne yazık ki kıt kanaat geçinmek zorundasınızdır, bir ömür boyu okumanın karşılığı olarak. (konumuzdan çıktık biraz, toparlıyorum) 6 sınıf biter de "doktor" ünvanını elde edersiniz ya, işte o anda kelimelerin tam manasıyla "sudan çıkmış balık"sınızdır. aşırı yükleme* yapılmış beynin "ulan şimdi sçtık" demekten başka şansı yoktur ve tek seçeneğiniz pratik yaparak öğrenmektir bu mesleği çünkü hastalar karşınızda iken kitapta durdukları gibi durmazlar. bir hasta gelir karşınıza, "doktor bey ağrı şuramdan kalkıyo, burama vuruyo, oramdan indiriyo" diye anlatır meramını, mal mal bakarsınız kadıncağızın suratına. bir şekilde ona derman olursunuz*** ama bilirsiniz ki o hastalık gerçekten de anlatıldığı gibi değildir yaşanırken. hemen kaynağa başvurma ihtiyacı hissedersiniz ve açarsınız tuğla*lardan birini önünüze, çat diye buluverirsiniz aradığınız hastalığı da, dermanını da. o hastalığın hangi kitabın kaçıncı sayfasında bulunduğunu "çat" diye bulabilmeniz de.... işte o "tıp fakültesi"nin getirisidir; koskocaman bir getiri. yürüyen bir tıp index'i. ama öyle böyle bir index değil, full versiyon..eczacılık fakültesinde aldığım ortak derslerle dertlerini bir nebze olsun anladığım öğrencilerdir. yannız ben aldığım anatomi dersinden sadece "rektal tuşe" yi hatırlarken, onlar sonraki senelerde görecekleri dersler için büyük ölçüde hatırlamak zorundadırlar. ben sözlü de olmadım anatomiden ama onlar zil çalan bi morgda kemikler arasında koştular. allah sabır versin demekten başka şansımız yok sanırım.cumartesi akşamıdır kampüsten dışarı giden bir öğrenci topluluğu görürsünüz; ama bir dakika o da nedir birisi yurda doğru gidiyor, 'oğlum nereye yanlış yöne gidiyorsun 'diye bağırısınız, bağırdığınızla da kalırsınız. çünkü şahıs bir tıp öğrencisidir ve büyük bir ihtimalle hızlıca yemeğini yiyip dersin başına oturacaktır. derken sene bitmiştir, tüm üniversite bölümleri finallerini bitirmiştir ve öğrenciler evlerine gitmiştir bir grup hariç benim de içlerinde bulunduğum zavallılar grubu oturup ders çalışmaya devam eder, sırf profosör doktor.... profosör doktor.... anonsunu duyabilmek için mi tabiki de hayır. büyük bir kısmının kas gevşeticisi ile ders çalıştığı öğrenci grubudur...uzman olmak için artık 5 yıl okumaları gerektiğini düşününce acıdığım insanlardır.. 6 sene oku yetmezmiş gibi 5 sene de uzmanlık oku.. yazık kardeşim gençliğin baharına..o kadar da acınası olmayan öğrencidir. -evet sınav zamanı saatlerce ders çalışır.(bazen günde oniki saati fln bulur.) - her sene boyunu aşan miktarlarda not bitirir. -öyle zamanlar gelir ki bütün sinir ve sindirim sistemi iflas eder. -özellikle temel bilimlerde öğrendiği her yeni hastalıktan sonra kendinde yeni marazlar bulur.-(kendini aidsli ilan eder,sadece tropikal bölgelerde görülen bir hastalığa yakalandığını düşünür..) -ilk zamanlarda kadavra görmek,canlı canlı çürüyen insan vücutları görmek psikolojisini bozar. -hele de tıp okuyorum dediği zaman karşıdaki adamın acıyan bakışları,tıpçıyı çileden çıkarır. ama; -ufacık bir yarasını iyileştirdiği için doktoruna minnetle bakan hastanın uyandırdığı yüce duygular, -okulun ilk gününden itibaren size doktor hanım diye hitap edilmesi, -başı ağrıyan her aile bireyinin sizden medet umması, -kendi vücudunu en ince ayrıntısına kadar tanıma, -eksiksiz bir şekilde doğmanın ne kadar mucizevi bir şey olduğunu öğrenip,hayata bakış açının değişmesi, -daha humanist,daha gerçekçi olma, -işini bilirsen dört hafta gezip tozup,iki hafta çalışarak sınıf geçme ve bu arada istediğin hiç birşeyden mahrum kalmama gibi avantajları vardır. üstelik oldukça havalı (havası batsın) ve önü sonuna kadar açık bir kariyer sizi beklemektedir.dünya üzerindeki en kutsal mesleklerden birini icra etmek üzere eğitim görmek insanın gururunu okşar. tabi bazen de tek işi darphane gibi para basmak olan,ölüm döşeğindeki parasız hastayı kapıdan kovan meslektaşlarınızı görür ve hem insanlığınızdan,hem de okumakta olduğunuz bölümden utanırsınız. yine de bir işe yarayacağını bilmek,acıları dindirmek üzere eğitilmek süper bir duygudur.''tıp öğrencisi olmak'' tavsiye edilir.
Doktorlar ve Şiddet
Hint tıbbında Susruta, MÖ.400’de yazdığı kitabında şöyle demiştir : “hekimlik iyileştirme sanatının ilk ve en yüksekte duran bölümüdür,iç bütünlüğü olan cennetin işleyen bir parçası ve yer yüzündeki şöhretin ta kendisidir“ Doktorluk: Öyle bir meslek ki,tarihte en eski, nerdeyse insanlık tarihiyle yaşıt bir meslek grubu, öyle bir meslek ki idealleri en üst seviyede tutan,bazen tanrı mertebesine çıkarılan,kutsallık atfedilen,gıpta edilen bir meslek grubu,öyle bir meslek ki, şiddetle her an burun buruna,radyasyona maruz kalmak, bulaşıcı hastalıklarla,çağın vebası denen AIDS başta olmak üzere hepatit gibi öldürücü hastalıklarla iç içe yaşamak gibi riskleri bilinmesine rağmen ısrarla seçilen bir meslek grubu, öyle bir meslek grubu ki, Hammurabi’den bu yana eli kesilerek,gözü çıkarılarak cezalandırılan,engizisyonda bilime inandığı için yakılan,kralı iyileştiremediği için giyotine başı konulan,ve nihayet 5237 sayılı TCK ile bir kalemde 25 yıl ağırlaştırılmış hapis cezası reva görülen bir meslek grubu. Bir başka meslek söyleyin ki hem bu kadar yüceltilsin,hem de taşıdığı riski bu kadar ağır ödesin.Yaman bir çelişki…Belki de hekimliği gizemli kılan,çekici kılan bu diyalektik yanıdır, kim bilir ? Giderek yaygınlaşan şiddet, tüm dünyadaki her iki sağlık görevlisinden ortalama olarak birini etkilemektedir. Çalışma, sağlık ve kamu hizmeti alanlarında örgütlü kuruluşlar bu gerçeği dikkate alarak bugün ortak bir program başlatmışlardır. Girişimin amacı, işleri nedeniyle korku, saldırı ve aşağılanmaya maruz kalan, hatta yaşamını yitirme riskiyle yüz yüze gelen sağlık kesimi çalışanlarına yardımcı olmaktır. ILO, WHO (Dünya Sağlık Örgütü), Uluslararası Kamu Hizmetleri (PSI) ve Uluslararası Hemşireler Konseyi (ICN)’den oluşan ortak görev birimi,ILO’nun Cenevre’deki merkezinde 24 Ekim 2002 tarihinde gerçekleşen bir toplantı sırasında “Sağlık sektöründeki işyerlerinde görülen şiddet olayları sorununa yönelik çerçeve ilkeler,” başlıklı belgeyi kamuoyuna açıklamıştır. Araştırmalar, çalışma sırasındaki bütün şiddet olaylarının %25’inin sağlık sektöründe ortaya çıktığını ve bu sektörde çalışanların %50’sinin bu tür durumlara maruz kaldığını göstermektedir. Yapılan çalışmaya göre sağlık sektöründeki şiddet kişilere yönelik saldırıların ve saygısızlığın ötesinde, sağlık hizmetlerinin kalitesini, verimliliği ve gelişimi de olumsuz etkilemektedir. “Sağlık sektöründeki işyerlerinde görülen şiddetin sonuçları, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, sağlık sistemlerinin etkili çalışmasını önemli ölçüde engellemektedir.” ABD’de, sağlık hizmetlerinde görev yapanların şiddete maruz kalma riskleri diğer hizmet sektörlerinde çalışanlara göre 16 kat daha fazladır. Bu ülkede işyerlerindeki saldırılarla ilgili şikayetlerin yarısı sağlık sektöründen gelmektedir. İngiltere’de Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında görev yapan personelin %40’ı 1998 yılında tacize uğramıştır.Avustralya’da, sağlık görevlilerinin %67.2’si 2001 yılı içinde fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalmıştır.Bu oranlar Bulgaristan’da %75.8, Güney Afrika’da %61, Tayland’da %54 ve Brezilya’da %46.7’dir. Araştırmaların ortaya koyduğu bir başka gerçek de şudur: Sağlık sektöründe psikolojik şiddet (sözlü sataşma, taciz, vb.) fiziksel şiddetten daha yaygın görülen bir durumdur ve bu tür uygulamalara maruz kalanların %40 ile %70 arasında değişen bir bölümünde önemli stres semptomları oluştuğunu belirmektedir,saldırılara en fazla maruz kalanların ambulans görevlileri, hemşireler ve doktorlar olduğu belirtilmektedir. (ILO Governing Body concludes 285th session) SAĞLIKLA İLGİLİ SORUNLARDA HEKİMLER HEDEF GÖSTERİLİYOR İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Göksel Kalaycı’nın bir hasta yakını tarafından öldürülmesi hekimlere yapılan şiddetin en dramatik örneklerinden biridir. Şiddetten en çok arındırılmış bir mesleğin çalışanlarının bu şekilde öldürülmesi anlaşılır gibi değildir, kabullenilemez. Uzun yıllardan beri yetkililerce sağlıkla ilgili sorunların hedefi olarak gösterilen hekimler, bu nedenle şiddetin de hedefi olmuştur. Özellikle acil servislerde çalışan hekimler ile mesleğin ilk basamaklarında olan asistanlar yaşadıklarıyla adeta can derdine düşmüşlerdir. Ayrıca Türkiye'de giderek yükselen şiddet ortamının yarattığı yeni bir kültür sonucu insanlar konuşarak değil, şiddet gösterileriyle birbirleriyle ilişki kuruyorlar. Topkapı Hastanesi Başhekimi ve tanınmış kalp cerrahı Doç. Dr. Edip Kürklü, 5 Haziran 1988’de gazinocu Mehmet Yaşar Şerbetçi’nin açık kalp ameliyatını yapmış, ancak hasta ameliyattan bir hafta sonra hayatını kaybetmişti. Doç. Dr. Edip Kürklü, 21 Temmuz 1988’de Mehmet Yaşar Şerbetçi’nin kayınbiraderi Mustafa Turgut tarafından öldürülmüştü. Sağlık hizmetinin işleyişinden sorumlu olanlar, hasta ve yakınlarını gerçek dışı açıklamalarla hekimler aleyhine kışkırtmakla sorumluluktan kurtulduklarını sanıyorlar ancak onlar tarih karşısında, hekim kamuoyunca mahkum olduklarını bir anlayabilseler… HEKİMLER ŞİDDETTEN PAYINI ALIYOR Hekimlik şiddetten mutlak arındırılmış bir alandır,yüzyıllardır bu alan dokunulmazdı,ancak “tüfek icat oldu mertlik bozuldu” sözünü doğrularcasına tek kutuplu dünya oluştu uluslar arası sözler ve gelenekler bozuldu. Artık hekimler de şiddetten payını ayrımsız olarak almaktadır. İşte birkaç örnek: İsrail ordusunun Gazze'nin kuzeyindeki Beyti Hanun geçit noktasında sınır tanımayan doktorlara saldırı düzenlemesi sonucunda ikisi ağır 4 doktorun yaralanması,Yemen’de Cibla Baptist Hastanesi'ne hasta ziyareti için geldiğini söyleyen saldırganın, yarı otomatik silahıyla ateş açıp üç Amerikalı doktoru öldürmesi,Amerikan işgal birliklerinin bombaladıkları hastanelerde sivillerle beraber onlarca doktorun ölmesi haberleri gazete yapraklarında sararmakta. Şiddetten uzak,barış dolu,sağlıklı sağlık hizmeti verebileceğimiz günler dileğiyle.... (Bu yazının geniş tam metni Doktor Dergisi Ağustos-2006'da yayınlanmıştır)
Dr.Faik Çelik
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=17740.0
Hayatınızda bir doktor olması için 20 neden
20 NEDEN....
1. Alet kullanırlar(steteskop) 2. Yoğun işleri yüzünden istemediğiniz zaman görmezsiniz 3. Ücretsiz tıbbi danısmanlık alırsınız(kim istemez ki) 4. Gazete ve televizyondaki saçma sapan tıbbi programlardan nem kapmanıza gerek kalmaz 5. Akıllıdırlar!!!!! 6. Anatomiyi iyi bilirler 7. Çılgın partilerin insanlarıdırlar 8 . Küçükken oynadığınız doktorculuğun gerçeğini oynayabilirsiniz 9. İyi bir dinleyicidirler!! 10. Ne hissettiğinizi anlayabilirler!! 11. Her zaman anlatacakları ilginç hikayeleri vardır. 12. Ağlamak üzereyken size yeni bir şey önerebilirler(refleks olarak). 13. isterseniz butun gece ayakta tutabilirsiniz!!(nobetlerden dolayı alıskınlar). 14. Spor salonunda anatomi bilgileriyle yardımcı olabilirler. 15. Onunla beraberken asla aç kalmazsınız(cebinde mutlaka parası vardır,yoksa bile tanıdığı bir lokanta vardır) 16. Ücretsiz ilaç temin edebilirsiniz 17. Kolay kolay şok olmazlar 18. Ne duymak istediğinizi bilirler!! 19. Gözlemlerine güvenebilirsiniz!! 20. Gece yarısı arasanız bile normal karşılayacak kaç dostunuz var?
Kaynak : http://www.doktortr.net/forum/index.php?topic=16179.0
Olacaksanız böyle doktor olun...
Gürer Yayınları yeni bir kitap yayımlıyor.
Dr. Albert Eckstein’ın Türkiye’deki yaşamı ve çalışmaları anlatılıyor.
III. Reich döneminde Hitler rejiminin devlet gö-revinden çıkardığı ‘ari ırktan olmayanlar’ ya da ‘ari ırktan olmayanlarla evli veya yakın olanlar’ arasında yer alan Ord. Prof. Dr. Eckstein, Düsseldorf Üniversitesi Çocuk Bölümü’nden ayrılıyor ve Türkiye’nin davetini kabul ederek Ankara’ya geliyor. Burada başına geçtiği Çocuk Hastanesi’nde çalışmaya başlıyor.
Ama asıl dikkat çeken olay burada başlıyor.
Türkiye’deki çocuk hastalıklarını anlamak, çocuk ölümlerini incelemek için bütün Anadolu’yu dolaşıyor. Bir köy hekimi gibi gidip köylülerle dostluk kuruyor. Olayları yerinde görüp inceliyor. Bir yandan bu konularla uğraşıp olayları yerinde incelerken bir yandan da yeni çocuk hastalıkları uzmanları yetiştiriyor.
Aslında, kitap hepimiz için çok önemli bir ders niteliğinde.
Bir tıp doktorunun idealizmi ile, bir insanın kendine ve yaptığı işe saygı duymanın gerçek bir örneğidir Dr. Albert Eckstein’ın Türkiye’deki yaşamı.
Bu örneklerin okullarımızda öğrencilere proje konusu olarak verilmesi gerekir.
Bu kitabın bir karakter öğretisi olarak okunması, okutulması gerekir.
Neden Dr. Eckstein Ankara’da yayılıp kalmamıştır?
Onu Anadolu yollarına düşüren dürtü nedir?
Günümüzün tıp bilimleri nasıl uygulanmaktadır?
Tıp doktorları günümüzde nasıl çalışmaktadır?
Bugünün tıp dünyasının kaygıları nelerdir?
Dr. Albert Schweitzer kimdir?
Bu Fransız doktoru neden ileri yaşında tıp eğitimi yapıp bugünün Kongo’sunda bir hastane açmış, Afrikalılara hizmet etmiştir?
Günümüzde böyle davranışlara rastlanıyor mu?
Rastlanıyorsa nasıl?
Rastlanmıyorsa neden?
Çocuklarımızı, gençlerimizi, kadınlarımızı, erkeklerimizi düşünmeye çağırmalıyız.
Neden bizde insani yardım kuruluşları bile çalmalarla çırpmalarla çalkalanıyor da başka insanlar hiç de üstlerine düşmez görünen işlere yaşamlarını adıyorlar?
Nedir bütün bunlar?
Nedendir bu olanlar?
Hitler rejimi ne yapmıştır da bu değerli bilim insanları başka ülkelere kaçmışlardır?
Günümüzde bu rejimlerin benzerleri var mıdır?
Almanya’nın kaçmak zorunda bıraktıklarının bir bölümü İstanbul Tıp Fakültesi’nde bizim de öğretmenlerimiz oldu.
Faruk Şen’in kitabından öğrendim ki, zooloji-hayvanbilim öğretmenimiz Prof. Curt Cosswick, saf ari ırktanmış. Karısı da ari ırktan olan Prof. Cosswick, Yahudi kökenlilere yapılanları protesto etmek için Almanya’dan ayrılmış. Bebek’te otururdu ve Bandırma Kuş Cenneti’ni bulan da odur.
Prof. K. Zuber fizik, Prof. Breusch kimya, Prof. Heilbronn da bitki bilimi okutuyorlardı.
Prof. Erich Franck’ın kliniğinde 6. yıl stajını yapmıştım. Prof. Schwarz’ın (patolojik anatomi okuturdu) pazartesi akşamları toplantısını hiç kaçırmazdık.
Yaptıkları işe saygıları, titizlikleri, adil olma kaygıları benim için tıp konularının dışında da örnek aldığım yanları olmuştur.
Türk öğretmenlerimizin elbette bizim için önemleri çok büyüktür ve yetişmemizi onlara borçluyuzdur.
Ama Almanya’dan güç koşullarda gelip yabancı bir ülkede çalışan bu bilim insanları bize ‘insanın her koşulda yaşayıp çalışabileceğini, kendi karakteriyle yaşam çizgisini çizebileceğini’ örnek olarak vermişlerdir.
Kitabın yazarı gene bir çocuk alanı ustası Prof. Dr. Nejat Akar’ı hem kutlarım hem de teşekkür ederim.
Konu da, yazarı da, yayımcısı da bize büyük bir armağan vermişlerdir.
Önemli not:
İnternet ortamında benden izinsiz yayımlanan yazılarıma benim olmayan eklemeler yapıldığını öğreniyorum. Bu tutumun yazı etiğine aykırı olmasının yanı sıra yazılarım böyle haksız ve yanlış değişmelerle yayımlanırsa yazdıklarıma saygısızlık yapılmış olur. Yazı sahiplerini uyarıyor ve saygılı olmaya davet ediyorum.
erdalatak@gmail.com
erdalatak@superonline.com
www.erdalatabek.com
tıp fakültesinde okuyan öğrenci tipleri
İntern Kimdir ?
...İNTERNLÜK ÜZERİNE BİR İNCELEME...* UYGULAMADA İNTERN1) Neden ortada gezdiğini bilmeyen ama ortada gezmek zorunda olan2) Gereksiz bir ton işi yapmak zorunda bırakılan3) Para kazanmadığı halde en fazla amelelik yapan4) O senenin sonunda TUS belasına girmek zorunda olduğu halde 3 günde bir nöbet tutan5) Hasta yakınları, hemşire ve diğer personelin gazab ına uğrayan6) Eşek gibi çalışmaları için gaza gelmelerini sağlayan 'intern doktor' s ıfatı verilmiş olan7) Gerek etinden gerek sütünden yararlanılmasının yanı sıra asistanın stres topu olma özelliğini taşıyan8) "İntern arkadaşlaaaar!" şeklinde çağır ılan mini mini aciz yaratıklar grubu9) Kısaca sefil intern, ayak işleri doktoru denilen son sını f öğrencisi, İNTERNDÜÜÜÜÜR!
Not: Tıp Fakültesi öğrencisini doktorluktan soğutan bu bir senelik işkencenin tek güzel yanı 6. senenin sonunu gelebilmiş olmaktır!
Tıpçı Kızların Hayat Evresi
Tıpçı Kızların Hayat Evresi
"Acı" ama "Gerçek"...
EVRE 1 - İlköğretimi bitirene kadar genel özellikleri ile diğer kızlara benzer özelliklere sahiptir.
EVRE 2 - Liseye başlamaları ile beraber diğer kızlardan yavaş yavaş sıyrılarak dersler yönünden açık-ara fark ortaya çıkar.Dersler çok önemlidir ve derslerine verdiği önemi, kendilerine vermezler.
EVRE 3 - Artık tıp fakültesi temel bilimler öğrencisi olmuştur.Kendisi ile gurur duymaktadır.Eski arkadaşları olsun, ailesi olsun, akrabaları olsun herkes ona gıbta ile bakmaktadır.Öyle her önüne gelen insan ile muhatap olmaz.Hele bir erkek olaki arkadaşlık teklif ederse, mükemmel biri olmadıkça; arkadaşlığı reddeder.Çünkü daha iyilerine layık olduğunu düşünür.Zamanla meslektaş gurubu erkekler, tıp fakültesi öğrencisi kızlardan soğurlar ve periferdeki diğer fakültedeki kızlara yönelirler> özellikle sınıf öğretmenliği ve eğitim fakültesi gibi...
EVRE 4 - Klinik bilimlere başlayan tıpçı kız dönem4'ün yoğun dersleri, stresi ve yoruculuğundan ilk darbeyi yer.Sonra içten içe aslında kendisinin o kadar da önemli biri olmadığını fark eder.Tıpçı olmayan kız arkadaşlarının kiminin sözlendiğini, kiminin nişanlandığını, kiminin evlendiğini ve hatta kiminin çoçuğu olduğu haberini alır.Bir taraftan da tıpçı erkeklerin tıpçı olmayan kızlara yönelmesi acaba evde mi kalıyorum? sorusunu sordurmaya başlatır.Bu kargaşa arasında dönem5 oluvermiştir.Elinden gelen bişey yoktur.Olan olmuştur:Artık ya TUS'a çalışıp asistan olunca birini bulacak yada kısmetini dönem5'te bu sıralarda bulmalıdır.Önceliği kariyere mi? yoksa evde kalmamaya mı? vermeli bu kafasını çok kurcalamaktadır.
EVRE 5 - Nasıl olduğunu anlamadan birden kendini İNTERN olarak bulur.Nöbetler bir taraftan, uykusuzluk bir taraftan, yorgunluk bir taraftan sarsmaktadır.Beden güçünü sonuna kadar kullanır.TUS'a yeteri kadar çalışamamak zaten moralini fena halde bozar.Hemcinsleri olan hemşireler ile zaman zaman çatışmalar yaşar.Hemşirelerin tıpçı kızları çekemediği kanısına varır.İntern'lük artık canına tak eder ve bir an önce bitmesi için gün sayar.
EVRE 6 - Nihayet hayallerini süsleyen o doktor hanım olmuştur.Ancak bişeyler eksiktir.Çoğu yaşıtlarına anne diyen yavrucaklar vardır.Ama kendisi daha evlenemeden ya mecburi hizmete yada asistanlığa başlamıştır.Her nerede olursa olsun artık evlenme vaktini daha fazla geçirmemeli.Şunun şurasında menapoza kaç yıl kaldı.Ayrıca çoçuk doğumu açısından kritik yaş olan 35 yaşına çok yaklaşmıştır.Meslektaşı olan çoğu erkekte evlidir.Bekar meslektaşları ise evlilik için pek yanaşmamaktadır.Tercihleri daha genç olanlar yönündedir.Artık anlamıştır.Evde kalmış kız kurusudur.Keşke doktor olmasaydı da evlenebilseydi yada zamanında birini bulabilseydi.Ama umudunu yitirmedi tıpçı kız.Bekar meslektaşlarına iyi bir eş olurum sana imajını sürekli verdi.Ya evleneceği birini ömür boyu aradı durdu yada evlendi evlenmesine de,, hayalindeki erkeğin özelliklerinin 10 da 1' ini bulamadı. Yine de '' mutlu olmasını bilirim ben'' diye teselli verdi kendine Tıpçı kız...
Anamnez (Tıp Öğrencisi)
Anamnez (Tıp Öğrencisi)
Adı - Soyadı: Zavallı Tıpçı
Yaşı: Gençliğinin Baharında
Mesleği: Tıp Öğrencisi.
Şikayet: Hayattan zevk alamama, uyuşukluk, söyleneni ilk seferde anlayamamaHikaye: Yaklaşık tıp fakültesini kazandığından beri neredeyse her gün, hastada neşesizlik, can sıkıntısı, eskiden zevk aldığı işlerden zevk alamama varmış. Özellikle sınav haftaları hasta, boğulacak gibi oluyormuş. Geceleri sınıfta kaldığına dair kabuslar görüp uyanıyormuş. Bu şikayetlerle daha evvel psikiyatri polikliniğine başvuran hastaya ders çalışmaması, devamsızlık yapması önerilmiş. Ancak sınıfta kalma korkusu yüzünden hasta tedaviye uyum göstermemiş.Zaman zaman kısa, özet notlardan çalışmış, bazen sınavda az soru çıkacak notları okumamış bile; ama bir faydasını görmemiş. İki gün önce bir pediatri dersinde fenalaşan hasta, yakınları tarafından polikliniğimize getirilmiş. İleri tetkik ve tedavisinin düzenlenmesi amacıyla yatışı verildi.Özgeçmiş: Tıbba gelmeden önce bişeyciği yokmuş.Soygeçmiş: Ailede 3 doktor var. 2'si depresyon nedeniyle malulen emekli, 1'i Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatarak tedavi görüyor.
Ön Tanı: Tıpış Tıpış Depresyon
Bu sayımızdaki “TUS Dosyası”nda, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Çağatay Güler’in görüşlerini aldık. Özellikle fakültelerin uyguladığı eğitim sistemlerinin TUS’a yansıması ile ilgili röportajda, Probleme Dayalı Öğrenim (PDÖ) sistemini tartıştık. Gerçek anlamda PDÖ’nün uygulanmadığını belirten Güler, bunun yanı sıra PDÖ ile ilgili çekincelerini de aktardı Şuan uygulanmakta olan TUS’un asistanların seçimleriyle ilgili uygun bir sınav olduğunu düşünüyor musunuz?Gerçekte seçim böyle olmamalı ama Türkiye gibi ülkelerde sınırlı kadronun olduğu, üstelik bu insanların kurtuluşu uzmanlıkta gördüğü, uzman olunca daha güvende olacağını düşündüğü bir ortamda merkezi sınavdan başka bir çare yok. Bunun yanı sıra TUS sınavında sadece tıp literatürünün, özellikle klinik bilimlerin uygulamadan uzak teorik ayrıntılarına ağırlık veriliyor. Oysa biz TUS sınavında özellikle halk sağlığı uygulamaları, çevre sağlığı, sağlık yönetimi gibi bilgilere ağırlık verilmesini isteriz. Bunlara ağırlık verilmediği için insanlar daha çok klinik ayrıntılar üzerinde yoğunlaşıyor. Halk sağlığı ile ilgili konularda herhangi bir çalışma ya da bilgisini geliştirme çabası sınırlı kalıyor. O nedenle biz yetersiz buluyoruz. Ama seçenek düşündüğümde başka bir çare yok. Ben ÖSS sınavının da olmasını istemiyorum. İnsanlar isteklerine göre bir dala girsinler isterim. Ama yüzlerce öğrencinin kapıda beklediği bir sistemde bunu sağlamanın bir yolu yok. Onu sağlayamayınca da merkezi sistemi kabul ediyoruz. Sizce tıp fakültelerinin eğitim başarılarının TUS’la ölçülmesi ya da onunla paralel olarak değerlendirilmesi doğru bir yaklaşım mı?Bir lise öğrenimi düşünün. Normal bir lisede öğrencilere temel sağlık bilgilerinin verilmesi gerekir. Anne babalara bir sorun. Bir okul var, öğrencilere temel sağlık bilinci veriyor ama başka bir okul daha var, böyle bir bilinç vermiyor ancak üniversiteye giriş sınavında daha çok kazandırıyor. Bu durumda herkes çocuğunu ikinci okula göndermek istiyor. Sonuçta bir sınav varsa, yetkinliğin diğer yönlerinin ölçümü başka uygulamalar gerektirir. Ama sistem şu an temel sağlık hizmetlerine, koruyucu hekimliğe ağırlık veren bir sistem değil. O zaman ölçüm kriterlerinden biri TUS. Ancak TUS tek başına yetmeyebilir. O zaman da nasıl ölçeceğimizi sormamız lazım ama elimizde öyle bir ölçü yok. Mesela performans kriterlerini incelerseniz sağlık ocaklarında performans kriterleri, yapılan iş sayısı, poliklinik sayısı bir ölçme göstergesi değil. Yapılan işi gösterir ama kalitesini göstermez. Bunun gibi TUS’da hekimlik açısından kaliteyi göstermez. Şöyle bir söz vardır. ‘Tıp öğrencisi sindirim sitemine benzer. Yedi yıl boyunca herkes ne bulursa içine atar. Ama onu doktor yapan içine atılanlar değil, sindirdikleridir.’ Biraz önce ‘öğrenciler tıpta uzmanlığı bir kurtuluş olarak görüyor’ dediniz. Bu nedenle öğrenciler ikinci, üçüncü sınıftan sonra TUS’a çalışmaya başlıyor. Ancak tıp eğitimi pratiğin ağırlıklı olduğu bir eğitim. TUS bu açıdan değerlendirildiğinde tıp eğitimi ile ilgili bir olumsuzluk yaratıyor mu? Gerekli olanı yeterince öğrenmesinin önceliğini kaldırıyor diyebiliriz. Tıp öğrencisinin yaklaşımında, öğrenmesi gerekenler arasında koruyucu hekimliği ve temel sağlık hizmetlerinin önceliğini kaldırıyor. Önceliğini kaldırdığı zaman da öğrenci öbür alanlara kayıyor. Vaktinin büyük kısmını ona ayırıyor. Sonuçta tabi başka faktörler de var. Biz pratisyen hekimi topluma çırak hekimmiş, ikinci sınıf bir hekimmiş gibi gösteriyoruz. Gerçek hekim pratisyen hekimdir. Pratisyen hekime ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak tatmin sağlamayan bir statü kazandırıyoruz. Mesela bir tıp fakültesi mezunu, pratisyen hekim olarak mezun olduğunda eşi çalışmıyorsa, kira verecek, bunun dışında telefon, elektrik, su parasını da ekleyelim. Ayrıca bilgisini güncel tutması için alması gereken kitapları ve abone olması gereken uluslararası kaynakların, dergilerin abone ücretlerini, dolmuş parasını ekleyelim, sonuçta gördüğü eğitime uygun bir yaşam sürmesi mümkün değil. Hekim kolay kolay borç alamayan kişidir. Hekimin anne-babasından para istemek durumunda kalması, çok ağır bir şey. Toplumda adı doktor olduğu zaman her türlü sosyal ve ekonomik statüye kavuştuğu sanılıyor. Bütün bunları göz önüne aldığınız zaman, uzman olduğunda farklı bir statü kazanacağını sanıyor. Pratisyen olarak hor görülüyor. Ben bilgisini güncel tutan, nitelikli bir pratisyenin çok önemli bir iş yaptığını düşünüyorum. Biz sonuçta ne yapıyoruz biliyor musunuz? Dahiliye, pediatri ve daha birçok daldaki uzmandan pratisyen olarak yararlanıyoruz. Halbuki onlar pratisyenlerin seçerek sevk ettiği hastalara baktıkları zaman gerçek uzmanlık yaparlar. Bir KBB uzmanı düşünün. Akşama kadar yüzlerce hastaya bakıyor. Bunların bir kısmında kulakta buşon var kiminde otitis eksterna var. İyi de, bunlar uzmanlık gerektiren bir iş değil ki. Bu sefer gerçek uzmanlığını yapamıyor. Üzerine eğilip, uzmanlık gerektiren uygulamalar için vakit kalmıyor, poliklinikten soluk alamıyor. Fakülte yöneticilerinin TUS’da fakültelerinden daha fazla doktoru başarılı görme isteğine ne diyorsunuz?Tabi sonuçta herkes ‘fakültemizden şu kadar öğrencimiz kazandı’ diyorsa, üniversite mecburen bunu kriter alıyor. Gerçek anlamda bir kriter olup olmaması önemli değil. Sistem bunu getiriyor. Şu anda ölçtüğünüz başka bir sistem yok. Başka bir kriteriniz yoksa, ondan başka bir seçeneğiniz de yok. Fakülteler eğitim sistemlerinde TUS’u kazandırmaya yönelik her hangi bir değişiklik yapıyorlar mı sizce? Bazı fakültelerin TUS’a yönelik ders vermesi veya TUS dershanelerinin açılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Lise öğreniminin yerini dershaneler aldı ama TUS’ta buna yönlendiren bir sınav mekanizmasına müdahale edilmeli, dershane sisteminde sınav kazanan bir sürece girilmemeli. Sonuçta bakın nereye geliyoruz. Eskiden biz laboratuvardan yeterince yararlanmayan hekimler olduğundan yakınıyorduk. Şimdi hekim fizik muayeneyi bir tarafa bırakın, daha hastanın burnu görünür görünmez laboratuvar kağıtlarını doldurmaya başlıyor. Buna doğru itiliyor hekim. Bu da hem sağlığı pahalandıracak hem de sitemi toplum yararından uzaklaştıracaktır. Hekim de hekimlikten uzaklaşır ve mekanikleşir. Çoğu kimse de zannediyor ki teşhisi koyduran alettir, edevattır, teknolojidir. Hayır fizik muayenenin yerini alacak bir alet henüz yapılmadı. Hekimin yerini alacak bir makine de yapılmadı. Fakültelerin eğitim sistemlerinde kullandıkları yöntemler TUS başarısını nasıl etkiler? Örneğin klasik veya PDÖ sistemini kullanan fakülteleri nasıl değerlendiriyorsunuz?Gerçek anlamda PDÖ kullanan yok. PDÖ’nün mantığında farklı şeyler var. Şimdi eğitim sistemlerini karıştırıyoruz. Klasik eğitimin usta-çırak ilişkisine yakın bir eğitim mantığı vardır. Bir de halen kullanılan yine çağdaş birçok tip tıp eğitimi var. Bunlar birbirine karıştı. PDÖ’yü ilk uygulayan üniversitede, iki fakültesinin birinde PDÖ’yü, diğerinde öbür model eğitim yöntemlerinden biri uygulandı. Sonuçlarında farklılık bulunamadı. İkincisi PDÖ çok öğretim üyesi gerektiriyor, pahalıdır. Lisede PDÖ ile eğitim verilmemiş öğrenci PDÖ’de başarısız olur. Yani öğrencinin PDÖ’de başarılı olabilmesi için lisede bu sistemle eğitilmiş olması gerekir. Bizim öğrencilerimiz bu şekilde eğitilmiş değil. Onun için öğrenci başarısını düşürecektir. Hekimlik standardını düşürecektir, öyle görülüyor. Bir sorun daha var. Bazıları zannediyorlar ki öğrenci isteğine göre her zaman tıp eğitimini yönlendirebilir. Örneğin örgün eğitimli bir tıp fakültesinde anatomi dersi. Öğrenci ben anatomi dersini almayacağım diyebilir mi? Böyle bir şey yok, almak zorunda. Çünkü bu öğrencinin isteğine göre yönlenecek bir şey değil. Tıp eğitimi için temel bir anatomi, temel bir fizyoloji bilgisi gerekir. Öğrenciye bazı bilgileri vermek için PDÖ’den veya diğer bazı yöntemlerden yararlanılabilir. PDÖ’nün kurallarından birisi de sınıfta öğrenci sayısının çok az olmasını gerektiriyor. İyide o az öğrenci sayısını şu sistemde bana bir versinler bakalım, ben ne yapıyorum. Bir düşünün, bir sistem var. Çıkartan üniversite diyor ki “arada fark yok.” John Hopkins diyor ki “ben bunu kabul etmiyorum, çünkü lisede bu eğitimi görmeyen öğrencide başarıyı düşürüyor. Üstelik çok pahalı bir sistem” John Hopkins Üniversitesi reddediyor. Sonuçta bütün bunlara baktığımız zaman, eğer arada bir fark yoksa bu bir seçimdir. Sistemi değiştirmek için bir gerekçe olamaz. Sıkıntımız şu; biz sistemi tam uygulamayıp yozlaştırıyoruz, sonra yeni bir sistem gelsin düzeltsin diyoruz. Özü ne? Temeli ne? Öğretim üyeleri tam gün çalışmalı, öğrenciye daha çok vakit ayırmalı, öğretim üyesi de tatmin edilmeli. Bu olmadıkça siz istediğiniz sistemi getirin. İkincisi öğrenci sayısının alabildiğince artırılmaması gerekir. Çünkü tıp fakültesinin bütçesini düzenlerken de öğrenci sayısına ağırlık veriliyor. Üçüncüsü siz tutuyorsunuz, ‘hocasız, sadece fiziki yapıyı bulduğum an tıp fakültesini açarım’ diyorsunuz. Ana soruna müdahale etmediğiniz sürece sistem değiştirerek başarıyı arttıramazsınız. Bakın şöyle anlatayım. Şimdi öğrenci hocaya not veriyor. Bu anlamsız. Ama niye anlamsız. Şimdi düşünün ben hocayım. Öğrenci benden memnun ama ben öğretmem gerekeni öğretememişim. Öğrenci benden memnun değil öğretmem gerekeni öğretmişim güzel. Öğrenci benden memnun öğretmem gerekeni de öğretmemişim, çok tehlikeli. Ama benim öğretmem gerektiğini, öğretip öğretmediğimi de kontrol etmiyor sistem. Öğrenci nasıl derslerini alacak, neyi öğreteceğiz. Uygulamayı bazı insanlar yanlış anlıyorlar. Öğrenci not versin deyince ben ‘gülünç bir uygulama’ derim. Gülünçlük olaya karşı olduğumdan değil. Beni ölçmüyorsun ki! Bu açıdan ben doğru bulmuyorum. Ama birçok fakülte de PDÖ’yü kısmen yapılarına katmaya başladılar.PDÖ’nün yapıya katılması diye bir şey yok. PDÖ’yü doğru dürüst bilen az. Eğitim tekniklerinde bazı değişiklikleri yaptıklarında onlar bunu PDÖ sanıyorlar. Laboratuvar kurulması tek başına PDÖ değil. PDÖ’ye geçişin gerekçesi yok. Bir takım fakülteler PDÖ uyguladıklarını iddia ediyorlar en azından ve bu fakültelerin TUS’la ilgili başarıları konuşuluyor.Şimdi şöyle, onlar da diyorlar ki ‘TUS, fakültelerin başarılarını ölçmez.’ Güzel, peki TUS ölçmezse o zaman siz TUS sınavı yapıp başarısız öğrencileri mi uzmanlığa alıyorsunuz? Ben de sahaya gittiğim zaman PDÖ ile yetişen öğrencileri başarısız görüyorum. Bu da bir kanaat, ölçüm yok, elimde bir araç da yok. Benim bakış açıma göre PDÖ iyi sistemlerden biri ama bunun bir alt yapısı gerekir. Alt yapının temelinde, bakın dikkat edin, laboratuvarlar beni ilgilendirmiyor. Lisede bu eğitimi görmemiş olan öğrencide başarıyı düşürüyor bu sistem. İkincisi PDÖ’yü etkin uygulayabilmeniz için 24 saat açık kütüphaneniz, danışman öğretim üyeleri, her zaman ulaşabilecekleri öğrenci asistanları, tüm bunların olması lazım. Bunu tam anlamıyla uygulayan uluslararası üniversiteler de bu var. Üçüncüsü yapılan araştırma bunlar arasında büyük bir fark göstermiyor. İyi uygulayan yerlerde PDÖ ile öbürü arasında fark yoksa, sistemi değiştirmek temel sorunu ortadan kaldırmıyorsa, ister PDÖ, ister diğer modern yöntemlerden birini uygulayın sürekli model arayışı içinde olursunuz. Son olarak eğitim sistemimizle ilgili ne söylemek istersiniz?Bir kez sisteme karar vermeliyiz. Çünkü aynı partinin bakanları bile ayrı sistemler getirmeye çalışıyor. Şimdi sisteme karar verirseniz, hekim tipine de karar vereceksiniz, hekim standardına da karar vereceksiniz. O zaman daha Cumhuriyet kurulurken Umumi Hıfzıssıhha Kanunu demiş ki, “Tıp fakülteleri Sağlık Bakanlığı’nın tanımladığı özellikte hekim yetiştirir.” O zaman eğitim de ona göre biçimlenecektir. Ama sisteme karar vermedik ki daha, şu anda Türkiye’nin sağlık sisteminde herkes bir takım isimler telaffuz ediyor ama daha oturmuş ve gelecekte de sürekli olacağına emin olduğumuz bir sistem kurulmuş değil. Çağırdığımız her yabancı uzman da ayrı bir sistem önerip gidiyor zaten. Aynı sistem zannediliyor ama birbirinden farklı. Oturmuş bir sistem olmayınca hekim standardına karar vermek çok zor. Hekim standardına karar vermeyince de gelişmiş ülkeleri örnek alarak onların sisteminde işine yarayacak özelliklerde hekim yetiştirmeye çalışıyoruz. Mezun olan hekimlerimiz de gittiği yerde teknoloji arıyor, alt yapı arıyor. Ama kötü koşullarda da olanaksızlıklar içerisinde de yapılabilecek çok büyük hekimlik uygulamaları var. Sonra koruyucu hekimlik sorunlarını çözmüş ülkelerdeki, toplum eğitimi sorununu çözmüş ülkelerdeki, toplum sağlık bilincinin yüksek olduğu ülkelerdeki beklentiyle benim ülkemdeki farklı şu anda. Benim yetiştirdiğim hekim, tedaviye ağırlık veriyor. Ama insanların hastalanmamasına yönelik uygulamalar her hangi bir puan da kazandırmıyor. Vatandaş nazarında da böyle bir beklenti yok. Hekim tipini tanımlamadığınız zaman herkeste örnek aldığı bir gelişmiş ülke öğrencisinin eğitimini ön plana çıkarmaya çalışıyor. Teşekkürler.
Kaynak : http://www.medimagazin.com.tr/mm-tip-egitiminde-pdo-tartismasi-h-30920.html
